ROS Ortam Yapılandırması

      1. ROS’u Kurma

Bu bölüme başlamadan önce şu yazıyı takip ederek ROS kurulum adımlarını takip edin.

Note: Eğer ROS’u ‘apt’ gibi bir paket yöneticisinden indirdiyseniz, bu paketler yazılabilir olmayacak ve kullanıcı tarafından düzenlenemeyecektir. ROS paketlerini kaynaktan çalışmak istediğinizde veya yeni bir ROS paketi oluşturma kararı aldığınızda bu işlemi her zaman erişilebilir olduğunuz bir adresten, home klasörü gibi, yapın.

      2. Ortamı Yönetme 

ROS yüklenmesi sırasında, birkaç *sh kurulum dosyasını ve hatta bu ‘kaynak’ları bir başlangıc betik(script) olarak shell’e eklemeniz istenir.
Bu işlem ROS’un shell ortamını kullanarak boşlukları doldurma kavramına dayanması nedeniyle gereklidir. Bu ROS’un farklı sürümlerine veya farklı paket kümelerine karşı geliştirmeyi kolaylaştırır.

Eğer ROS paketlerinizi bulmakla veya kullanmakla ilgili bir problem yaşıyorsanız, ortamınızı doğru bir şekilde kurduğunuzdan emin olun.

Bunu kolay bir şekilde kontrol etmenin bir yolu da ortam değişkenlerinin ROS_ROOT ve ROS_PACKAGE gibi, doğru bir şekilde kurulduğuna emin olmak.

>printenv | grep ROS

Eğer bir sorun varsa, bazı *sh kurulum dosyalarını ‘kaynak(source)’ almanız gerekebilir.

Ortam kurulum dosyaları sizin için kurulur, ancak farklı yerlerden de gelebilirler:

  • Paket yöneticileri ile kurulan ROS paketleri *sh kurulum dosyalarını sağlar.
  • rosbuild çalışma alanı rosws gibi araçları kullanarak *sh kurulum dosyalarını sağlar.
  • *sh kurulum dosyaları catkin paketleri kurulduğunda yan ürün olarak oluşturulur.

Note: Bu yazılar boyunca ‘rosbuild’ ve ‘catkin’ için referanslar bulacaksınız. ROS kodlarınızı oluşturmak için ve organize etmek için iki uygun metod var. ‘rosbuild’ artık tavsiye edilip muhafaza edilmiyor ama kayıt için saklanmaya devam ediliyor. ‘catkin’ ise kodlarınızı organize etmek için önerilen yoldur. Daha standart CMake kuralları kullanır ve özellikle harici kod tabanlarını entegre etmek isteyen veya yazılımlarını yayınlamak isteyenler için daha esneklik sağlar.

Eğer ROS’u Ubuntu üzerinde ‘apt’ kullanarak kurduysanız, *sh kurulum dosyalarına sahip olup, aşağıdaki kod ile kaynak alabilirsiniz.

>source /opt/ros//setup.bash

Yukarıdaki kodda yer alan kısmına kendi kullandığınız ROS dağıtımının kısa adını yazmanız gerekli. Örnek olarak:

>source /opt/ros/kinetic/setup.bash

ROS komutlarına erişim sağlamak için her yeni shell açtığınızda bu komutu çalıştırmaya ihtiyacınız var, taa ki bu satırı .bashrc’ye ekleyene kadar. Bu işlem aynı bilgisayara birden fazla ROS dağıtımını yüklemeye ve dağıtımlar arasında geçiş yapmaya izin verir.

Diğer platformlarda ise bu *sh kurulum dosyalarını ROS nerede kurulu ise orda göreceksiniz.

      3. ROS Çalışma Alanı Oluşturmak

Not: Aşağıdaki talimatlar ROS Groovy ve sonrasındaki dağıtımlar içindir. ROS Fuerto ve önceki dağıtımlar için ‘rosbuild’ kullanmalısınız.

Hadi ‘catkin çalışma alanı’ oluşturalım:

mkdir -p ~/catkin_ws/src
cd ~/catkin_ws/
catkin_make

catkin_make komutu ‘catkin çalışma alanları’ ile çalışmak için yararlı bir araçtır. Çalışma alanınızda ilke defa çalıştırdığınızda, ‘src’ klasöründe bir ‘CmakeLists.txt’ dosyası oluşturacaktır. Ek olarak, eğer mevcut dizine bakarsanız ‘build’ ve ‘devel’ klasörlerini de görmüş olmalısınız. ‘devel’ klasörünün içinde birkaç yeni *sh kurulum dosyasını görebilirsiniz. Bu dosyalardan herhangi birini kaynak almak, bu çalışma alanını ortamınızın üzerine yerleştirecektir. Bu konuyu daha fazla anlamak için genel catkin dökümanına bakabilirsiniz: catkin. Devam etmeden önce *sh kurulum dosyanız:

>source devel/setup.bash

Çalışma alanının, kurulum scripti tarafından doğru bir şekilde yüklendiğinden emin olmak için, ROS_PACKAGE_PATH ortam değişkeninin bulunduğunuz dizini içerdiğini kontrol edin.

echo $ROS_PACKAGE_PATH
/home/youruser/catkin_ws/src:/opt/ros/kinetic/share

 

Kaynak: Installing and Configuring Your ROS Environment

Ubuntu’ya ROS Kinetic Kame Kurulumu

 

ROS Kinetic Kame sadece Wily (Ubuntu 15.10), Xenial (Ubuntu 16.04) and Jessie (Debian 8) paketlerini destekler.

1.1 Ubuntu Repolarını(Depolarını) Yapılandırma

Ubuntu depolarınızı ‘resticted’, ‘universe’ ve ‘multiverse’ bileşenlerini dahil edecek şekilde yapılandırın. Bunu gerçekleştirmek için  buraya göz atabilirsiniz.

  • list Dosyasını Oluşturma

Bilgisayarınızı packages.ros.org adresinden yazılım alması için ayarlamanız gerekiyor.

sudo sh -c 'echo "deb http://packages.ros.org/ros/ubuntu $(lsb_release -sc) main" > /etc/apt/sources.list.d/ros-latest.list'
  • Anahtarlarınızı Kurun
sudo apt-key adv --keyserver hkp://ha.pool.sks-keyservers.net:80 --recv-key 421C365BD9FF1F717815A3895523BAEEB01FA116

Not: Ana sunucuya bağlanırken sorunlarla karşılaşırsanız, önceki komutta hkp: //pgp.mit.edu: 80 veya hkp: //keyserver.ubuntu.com: 80‘i değiştirmeyi deneyebilirsiniz.

  • Kurulum

Öncelikle, Debian paket indeksinizin güncel olduğundan emin olun:

sudo apt-get update

ROS’da çok sayıda farklı kütüphane ve araç bulunmaktadır. Hızlıca başlangıç yapmanız için 4 tane varsayılan yapılandırma oluşturduk. Ek olarak ROS paketlerini tek tek de kurabilirsiniz.

Masaüstü-Tam Kurulum: (Tavsiye Edilir) : ROS, rqt, rviz, genel robot kütüphaneleri, 2D/3D simülatörler, navigasyon and 2D/3D algılama

sudo apt-get install ros-kinetic-desktop-full

veya buraya tıklayın.

Masaüstü Kurulum: ROS, rqt, rviz and genel robot kütüphaneleri

sudo apt-get install ros-kinetic-desktop

veya buraya tıklayın.

ROS-Temel: ROS paketleri, inşa ve iletişim kütüphaneleri. Arayüz araçları yok.

sudo apt-get install ros-kinetic-ros-base

veya buraya tıklayın.

Tek Paket Kurulumu: Ayrıca özel bir ROS paketini de tek başına kurabilirsiniz (paket isimlerindeki alttan tireleri normal tirelere çevirin):

sudo apt-get install ros-kinetic-PACKAGE

örnek:

sudo apt-get install ros-kinetic-slam-gmapping

Mevcut paketleri aramak için:

apt-cache search ros-kinetic
  • Rosdep Kurulumu

ROS’u kullanmadan önce, rosdep’in ilk kurulumunun yapılması gerekmektedir. rosdep, kaynak koddan derlemek istediğiniz paketlerin sistem bağımlılıklarını kolayca yüklemenizi sağlar ve ROS’un bazı çekirdek bileşenlerinin çalışması için gereklidir.

sudo rosdep initrosdep update
  • Ortam Kurulumu

Her yeni bir kabuk (shell) başlangıcında, ROS ortam değişkenlerinin otomatik olarak oturuma yüklenmesi işlerinizi kolaylaştıracaktır:

echo "source /opt/ros/kinetic/setup.bash" >> ~/.bashrcsource ~/.bashrc

Eğer birden fazla ROS dağıtımınız varsa, ~/.bashrc dosyası sadece mevcut kullandığınız sürümün setup.bash dosyasını içe aktarmalıdır.

Mevcut kabuk (shell) oturumunuzun ROS ortamını değiştirmek isterseniz, şu komutu kullanın:

source /opt/ros/kinetic/setup.bash

Bash yerine zsh kullanıyorsanız, kabuğunuzu(shell) kurmak için aşağıdaki komutları çalıştırmanız gerekir:

echo "source /opt/ros/kinetic/setup.zsh" >> ~/.zshrcsource ~/.zshrc
  • Kurulum Paketleri için Bağımlılıklar

Şimdiye kadar ROS çekirdek paketlerini çalıştırmak için gerekenleri yüklediniz. Kendi ROS çalışma alanlarınızı oluşturmak ve yönetmek için ayrı olarak dağıtılan çeşitli araçlar ve gereksinimler vardır. Örneğin, rosinstall, tek bir komutla ROS paketleri için birçok kaynak ağacını kolayca indirmenizi sağlayan sık kullanılan bir komut satırı aracıdır.

Ros paketlerini oluşturmak için bu aracı ve diğer bağımlılıkları yüklemek için şu komutu çalıştırın:

sudo apt-get install python-rosinstall python-rosinstall-generator python-wstool build-essential
  • İnşa Tarlası Durumu

Kurduğunuz paketler ROS build farm tarafından inşa edilmektedir.  Paketlerin durumlarını buradan kontrol edebilirsiniz.

Kaynak: wiki.ros.org

ROS (Robot Operating System) Nedir?

1. Tanım

    ROS’un resmi tanımı şöyleROS, robotunuz için açık kaynaklı bir meta işletim sistemidir. Donanım soyutlaması, düşük düzey aygıt kontrolü,  sık kullanılan işlevlerin uygulanması, işlemler arası ileti aktarımı ve paket yönetimi gibi bir işletim sisteminden beklediğiniz hizmetleri sağlar. Aynı zamanda birden fazla bilgisayara kod üretmek, oluşturmak, yazmak ve çalıştırmak için araçlar ve kütüphaneler sağlar. ROS, Player, YARP, Orocos, CARMEN, Orca, MOOS ve Microsoft Robotics Studio gibi robot frameworklerine benzer.

ROS çalışma zamanı “graph“, ROS iletişim altyapısı kullanılacak bir şekilde birbirine bağlanmış süreçlerin (makineler arasında potansiyel olarak dağıtılmış) uçtan uca bir ağdır. ROS, senkronize RPC stili iletişim hizmetleri, başlıklar üzerinden verilerin senkronize olmayan akışı ve bir Parametre Sunucusunda verilerin saklanması gibi çeşitli iletişim stilleri uygular.

ROS gerçek zamanlı bir framework değildir, ancak ROS’u gerçek zamanlı kod ile entegre etmek mümkündür. Willow Garage PR2 robotu, gerçek zamanlı bir işlemin içine ve dışına ROS mesajlarını taşıyan pr2_etherCAT adında bir sistem kullanır. ROS ayrıca Orocos Gerçek Zamanlı Araç Seti ile kusursuz entegrasyona da sahiptir. Bunun yerine, ROS’un birincil amacı robotik araştırma ve geliştirmede kodun yeniden kullanımını desteklemektir.

2.Hedefler

    Bir çok insan “ROS, X‘den nasıl farklıdır?” diye soruyor.(X, başka bir robotik yazılım platformudur.) ROS’un hedefinin çok özellikli bir framework olmak olarak cevaplamak zordur.

ROS, uygulamaların(executables) çalışma zamanında(runtime) tek tek tasarlanması ve birleştirilmesini sağlayan dağıtılmış bir süreçler framework’udur. Bu süreçler kolayca paylaşılıp dağıtılabilen Paketler(Packages) ve Yığınlar(Stacks) halinde gruplanabilir. Dosya sistemi seviyesinden topluluk seviyesine kadar olan bu tasarım, geliştirme ve uygulama konusunda bağımsız kararlar alabiliyor, ancak hepsi ROS altyapı araçlarıyla bir araya getirilebiliyor.

Bu paylaşım ve işbirliği hedefini desteklemek birincil amaç olsa da, ROS framework’un diğer birkaç hedefi daha vardır:

İncelik: ROS, olabildiğince ince(sistemi yormayacak da diyebiliriz) olacak şekilde tasarlanmıştır – ana () cihazınızı sarmayacağız – böylece ROS için yazılan kod diğer robot yazılım frameworkleri için de kullanılabilir. Bunun bir sonucu olarak, ROS’un diğer robot yazılım frameworklerine entegre edilmesi kolaydır:

ROS zaten OpenRAVE, Orocos ve Player ile entegre edilmiştir.

Dil bağımsızlığı: ROS çerçevesinin modern bir programlama dilinde uygulanması kolaydır. Python, C ++ ve Lisp’de uyguladık ve Java ve Lua’da deneysel kütüphanelerimiz var.

Kolay test: ROS, rostest olarak adlandırılan ve test fikstürlerini geliştirmeyi ve parçalamayı kolaylaştıran yerleşik bir birim / entegrasyon testi yapısına sahiptir.

Ölçeklendirme: ROS, büyük çalışma zamanı sistemleri ve büyük geliştirme süreçleri için uygundur.

Yani, “ROS X’den nasıl farklıdır?” Her X için cevap vermek zordur, ancak önce X’i kullanmayı seçerseniz, ROS ile dağıtılan kütüphanelerin çoğunu hala kullanabileceğinizi umuyoruz.

ROS şu anda sadece Unix tabanlı platformlarda çalışır. ROS için yazılım, Ubuntu ve Mac OS X sistemlerinde test edilmiştir, ancak ROS topluluğu, Fedora, Gentoo, Arch Linux ve diğer Linux platformları için destek sağlamaktadır.

ROS ne değildir?

  • Gerçek bir işletim sistemi, Windows veya Ubuntu gibi, değildir. Kısaca, işletme sistemi ya da bir framework diyebiliriz.
  • Bir programlama dili (Python, C, C++ vs gibi) de değildir
  • Geliştirme ortamı/IDE(Integretad Development Environment) de değildir.

Bu yazı serimizde ROS dağıtımlarından Kinetic Kame‘i kullanacağız. 

 

Kaynak: wiki.ros.org

 

Neden Bir Duvar Veya Nesnenin İçinden Geçemeyiz?

Aslinda soru tam olarak söyle: Maddelerin temel tasi olan atomun %99,99..’u bosluk olmasina ragmen neden herhangi bir maddenin içinden geçemeyiz? Ya da ne oluyor da isik camdan geçerken bizim elimiz geçmiyor?

Simdi efenim, bildigimiz üzere maddeleri olusturan temel parçacik atomdur. Hadi zamanda biraz geriye gidelim ve isimize yarar ne tür bilgiler
olduguna bir bakalim. Bundan tam 13.8 milyar yil önce… Ya da çok geriye gittik biraz daha yakin zamana gidelim, 70 bin yil önce. Bizi diger
canlilardan ayiran çok büyük bir degisim yasandi; Bilissel Devrim! Beslenmek için hayvanlarin pesinden kostugumuz, çiftlesmek için
disilere kur yaptigimiz, yirticilardan korunmak için agaçlarin tepesine çiktigimiz, yavrularimizi daha rahat büyütmek için sürü oldugumuz bu dönemde ilginç bir sekilde ortaya çikan, var olusumuzun nedenleri de dahil olmak üzere çevremizi ve tüm varliklari anlamlandirmaya çalistigimiz  insanlik tarihinin ilk ve en büyük devrimi. Bu devrim sayesinde kazandigimiz, soru sorabilme, merak etme ve anlamlandirma yetenegimiz muhtemelen sahip oldugumuz en kiymetli seyler. Bu sebeple bunlari hiçbir zaman kaybetmemeli ve sürekli gelistirmeli..

Bu sürekli gelisim sayesinde, ilk insanlardan itibaren günümüze büyük bir enformasyon mirasi kaldi.
Konumuz ile ilgili olanlarina bakacak olursak; Maddeyi olusturan en küçük seyin yani maddelerin özünün atom oldugunu ve bu kelimenin anlaminin ise ‘bölünemez’ oldugunu söyledigini düsündügümüz ilk insan Demokritus amca. Ona göre bir maddeyi alip sonsuza kadar bölemezdiniz, ve nihai olarak bir sinira denk gelecektiniz. Aradan geçen 2200 yil sonrasindada
bir sey degismemisti çünkü, Dalton maddenin en küçük birimini ‘bölünemez bir küre’ olarak tanimliyordu. Halbuki ondan sonra bu konuda çalismalar yürüten insanlarin çalismalari gösterdi ki, atomun içinde baska seyler de var. Arti ve eksi yükler, bosluklar ve çekirdek gibi. Aradaki tüm gelismeleri geçip günümüzde kullandigimiz ve kabul ettigimiz son güncel modele bakalim.

Hatta isleri biraz kolaylastiralim, çünkü kuantum dünyasi çok karmasik ve kullandigimiz bu güncel modelde hesaplanmis, dolayli
veya dolaysiz bir sekilde gözlemlenmis yaklasik 200 tanecik var. Sadece 140 tane mezon çesidi var.
Ama bizim hepsiyle isimiz yok tabi, genel bir çevçeve çizmek en basta sordugumuz sorunun cevabini bulmak için yeterli olacaktir.

Evrende var olan tüm atomalti parçaciklara ‘fermiyon’ ve ‘bozon’ demisler. Kim demis? Tabiki Isveçli bilim adamlari ile Norveçli balikçilar. Bir de ortadoguda kafa kesen cihatçilar.
Fermiyonlarin 24 çesidi var ve bunlardan 12 tanesi anti tanecik. Yani gözlemledigimiz taneciklerle tüm özellikleri zit olan parçaciklar.
Spin sayisi, yükü vs. Bu 12 parçacigin 6 tanesi ‘kuark’, diger 6 tanesi ise ‘lepton’. Peki kimdir bu kuarklar? Pazarda bulunurlar mi?
Bu arada atom piyasi çok karmasik ve bir sürü kavram dolaniyor ortalikta. Ve bunlarin çogu kuarklarla alakali. Meselam; hadron, bozon, mezonbaryon, pavyon… Yok sonuncu dahil degil tabi. Birkaç kuark kafa kafaya verip bir tükkan açmaya karar verdiginde ortaya çikan seye ‘hadron’ diyoruz.Yani bilesik parçacik. Peki bu hadronlara örnek verin desem? Olaya büyük baktigimizda aslinda Google bir hadron’dur. Bir sürü küçük birer kuark sirket’ten olusmustur. Ama küçüklerin dünyasinda, bunlara proton ve nötronu örnek verebiliriz. Hatta öyleki bu proton ve nötron var olan tüm hadronlarin en kararlilari. Peki bunlar kaç kuarktan olusuyor? Valla bize soracak olsaydiniz bir 100-200 tane olmasini isterdik ama sadece 3 tane kuarktan olusuyormus bu proton ve nötron dedigimiz hadronlar. Hatta bu 6 kuarka isim de vermisler; “Asagi, yukari, acayip, tilsim, alt,üst“. Tamam bizde kabul ediyoruz isimler hiç hos degil. Insan bir Mahmut falan koyar.

Neyse efenim iste, bu kuarklardan 2 tane ‘yukari‘ ve bir tane de ‘asagi‘ kuarki tüm resmi evraklari halledince, protonu olusturuyor.
Benzer sekilde 2 tane ‘asagi’ bir tane ‘yukari’ kuark bir araya gelincede nötron hadronu olusmus oluyor. Bilim adamlari, isimlendirmeyi çok seviyor ya hani, iki tane kuark’in bir araya gelmesine ‘mezon’, 3 tanesinin bir araya gelmesine ise ‘baryon’ demisler. Yani iki cümle önce
kurdugumuz cümledeki nötron hadronu aslinda bir baryon. Mezon dediklerimiz de bir kuark ve de bunun antisi olan kuarktan olusuyor. Ve bu mezonlar çok kararsiz, ömürleri birkaç mikrosaniye kadar. Bu arada hiç tek başına başıboş dolanan bir kuark göremezsiniz. Sürekli hadron olarak bulunurlar. (Hadron neydi ya?) Ve tabi buna da bir isim vermisler; ‘Renk hapsi’.
Peki ya leptonlar?

Toplam 3 çiften, çiftlerden her biri de yüklü ve yüksüz bir parçaciktan olusur. Yüklü olana bir örnek verirsek olay açiklaga kavusur herhalde; elektronBir de elektrona çok benzeyen ama yüksüz olan bir diger parçacik ise ‘nötrino’. Güneste ve diger yildizlarda bunlardan oldukça fazla var. Hatta süpernova patlamalarinda etrafa akin akin yayiliyorlar. Mogollar gibi yani. Ama bunlar yüksüz olduklari için maddeyle
pek etkilesime girmiyorlar dolayisiyla saniyede bu nötrinolardan milyonlarcasi vücudumuzdan geçiyor. Ha diger iki lepton çifti de müon ve tau(Sun Tzu’nun uzaktan akrabasi, hatta bir temel parçacik efsanesine göre Savas Sanati’ni birlikte yazmislar.) Leptonlar biraz önemsiz gibi geldi sanki ama Büyük Patlama sonrasindaki ilk 10 saniyeye Lepton Çagi demisler. Leptonlar karbon, hidrojen, oksijen vb kritik role sahip
elementlerin olusmasinda kilit rolünde.

Yukarida ‘Fermiyon‘lardan bahsettik. Yani kuark ve leptonlar aslinda birer fermiyondur ayni zamanda. Bir de ‘Bozon‘lar var demistik. Arasindaki fark ne? Olayi söyle basitlestirebiliriz. Tüm evren iki tür tanecikten olusur; ‘Kuvvet Parçaciklari/ya da tasiyicilari’ ile ‘Madde tasiyicilari‘. Iste Fermiyonlar madde tasiyicisidirlar. Peki Bozon’lar? Bozonlar 4 temel kuvveti olusturan parçaciklardir. Bu kuvvetler malumunuz, ‘Güçlü Nükleer‘, ‘Zayif Nükleer‘, ‘Elektromanyetik‘ ve ‘Yerçekimi‘. Siz söylemeden biz söyleyelim, evet yerçekimi en zayif olani. Bu bozonlar, atomu bir arada tutan, atom ve atomalti parçaciklar arasi etkilisimi olusturan parçaciklardir. Bose-Einstein Yogunlasmasina uyarlar. Ne demek Bose-Einstein?(Surada çok çok açiklayici bir video var )
Basitçe, ayni kaba koyulan bu parçaciklarin sicakliklari giderek azaltilirsa, bu parçaciklarinda enerjisi azalir. Ilginç bir sekilde
mutlak sicakliga yakinlastikça, ki mutlak sicaklik -273 derece yani 0 Kelvin, bu parçaciklarin enerjisi giderek azaliyor ve boyutlari artiyor.
Ya da dalga boylari. Öyle bir noktasi var ki bu yogunlasmanin, tam o noktada tüm parçaciklar tek bir parçacik gibi davraniyor, yani tek bir
atom gibi. Süperatom, maddenin yeni bir hali, dalga fonksiyonlarinin üst üste gelmesi terimleri de kullanilabilir.

Peki bu bozonlarin kaç çesidi var? Valla bize göre bir sürü olmasi lazim, ama bilim insanlarinin konustugu 6 tane.
Bu bozonlardan bir tanesi foton. Fotonlar elektromanyetik alanin tasiyicisi, W ve Z bozonlari Zayif Nükleer Kuvvetin tasiyicisi, Gluonlar
ise Güçlü Nükleer Kuvvet’in tasiyicisidirlar.Yani atomu olusturan kuarklari bir arada tutan kuvvet parçacigi. Iyi de toplamda 4 tane oldu ama biz 6 demistik. Bir diger üzerinde tam bir anlasmaya varilmamis parçacik ‘Graviton‘. Yerçekimini olusturdugu düsünülüyor. Ama bildigimiz üzere yer çekimi çok zayif bir etkilesim, tabi digerlerine göre. Buzdolabi stiker’larindaki manyetik alan bile yerçekiminden daha güçlü.

Evet kaldi bir tane parçacik. Ama ne parçacik. 2012‘de gözlemlendi ilk defa ve Nobel ödülü aldirdi:Tanri’nin parçacigi.
Hatta “Tanri’nin Lanet Parçacigi“. (God Damned ParticleBiz degil, 60’larda böyle bir parçacigin olmasi gerektigini düsünen Peter Higgs böyle diyor. Ama fizikçiler bunu yumusatmislar biraz. Kütle nereden geliyor, bir tanecige kütle kazandiran sey nedir, sorularinin cevabi Higgs Alani. Higgs Alani ise Higgs parçaciklarindan olusuyor. Nasil mi? Ahanda söyle; Einstein herkes tarafindan bilinen denklemi E=mc^2 denklemine göre madde ve enerji birbirine dönüsebilir. Hatta bir yerde ayni seylerdir der. Peki bu nasil oluyor? Neden bazi maddelerin kütlesi azken bazilarinin çok oluyor? Örnek vermek gerekirse, bir üst-kuark bir elektrondan 350 bin defa daha agirdir.

Higgs alanini taneciklere kütle kazandiriyor dedik. Kuarklar veya diger madde tanecikleri bu alana girdiklerinde kütle kazanirlar. Bunu söyle bir analoji tasarlayarak düsünebiliriz: Mühendislik fakültesindeyiz… Ve malumunuz erkek sayisinin kiz sayisina orani, demin örnek verdigimiz üst-kuark’in kütlesinin elektronun kütlesine oranindan daha fazla. Iste sinifta erkek mühendisler dagilmis bir sekilde olsunlar. Eger sinifin kapisindan normal kareli, gözlüklü ve elinde bilgisayar çantasi olan bir erkek girerse muhtemelen kimsenin dikkatini çekmeyecek ve sinifa girmedenki hizini koruyarak istedigi yere oturacaktir. Eger sinifa uzun saçli bir erkek girerse kisa süreli bir bir etkilesim ve tanimla süresinden sonra o da rahat bir sekilde yerine geçecektir ve kimsenin dikkatini pek çekmeyecektir. Peki sinifa çok güzel ve alimli bir kiz(!) girerse ne olur? Tamam biz düsünemedik, ama siz hayal edin… Eger bu ütopik durum gerçeklesirse, iste tam da demin bahsettigimiz sey olacak. Yani parçacik higgs alaniyla etkilesime girecek ve kütle kazanacak. Yani erkeklerin yogun ilgi ve alakasindan kiz nereye geldigini sasiracak. Ve yerini bulmakta sasiracaz, hizi azalacak, dikkati dagilacak falan. Büyük ihtimal yanlis sinifa gelmistir zaten ya da söyle düsünün, su var. Suyu Higgs alanina benzetirsek, suyun içerisinde bir balik çok rahat yüzebilirken biz insanlar onlar kadar kivrak ve hizli yüzemeyiz. Iste bu durumda, bizim kütlemiz fazla, baliklarin kütlesi ise az oluyor. Yani Higgs bozonu, kütle tasiyici parçacigi diyebiliriz. Madde bu alanla ne kadar etkilesime girerse, o alan içerisinde hareket etmesi o kadar
zorlasacak ve kütlesi de bu oranda artacaktir.


Simdi ise sorumuzun cevabina yaklastik. Ama bilmemiz gereken baska ufak bir iki sey kaldi. Bunlardan bir tanesi: Pauli Dislama Ilkesi.
Ama ondan önce, Bohr atom modelinin ne dedigini bir hatirlayalim. Bohr atom modeline göre, elektronlar atomlarin etrafinda belli bir enerji
yörüngelerinde dönmesi gerekiyordu. Yani spesifik olarak tam da surada degil de, bir bulut gibi, ya da tüm bulunma olasiliginin oldugu yerlerin toplami gibi. Iste bulunma olasiliginin oldugu yerlere orbital diyoruz. 1s2, 2s2, 2p6… hatirladiniz dimi bu dagilimi? Yalniz bu dagilim Bohr’un modelinde yoktu çünkü o sadece tek boyutlu bir orbital tanimlamasi yapmisti.Neyse iste sorumuzun cevabi tam olarak
burada gizli. Ama simdilik göremiyoruz cevabi, gözlükleri takin daha yakindan bakalim cevaba.

Atom ve elektrondan olusan bir sistemi tanimlamak için 4 temel bilgiye ihtiyacimiz var. Söyle düsünün, devletin sizi tanimlamasi için
T.C kimlik numarasi vermesi gibi. Eger sizin bir T.C kimliginiz yoksa, aslinda siz de o devlet için yoksunuz demektir. Yeni bir çocugunuz oldu diyelim, siz onun kimligini çikarana kadar devlet tarafindan o kisi vatandas olarak tanimlanmaz. Size bir dükkan açtirmaz veya evi üstünüze yapmaniza izin vermez gibi. Tabi sizden vergi de alamaz 🙂 Bizim de bir atomu tanimlayabilmemiz için, yani kimyasal özelliklerini bilebilmemiz, hangi maddelerle etkilesime girebilecegini tahmin etmemiz, metal- ametal olmasi, elektronegatiflik gibi özelliklerini bilebilmemiz için bunlar gerekli. Peki bunlar ne?

Bohr’dan sonra, ortaya Schrödinger çikti ve elektronun atom etrafindaki yerini 3 boyutlu olarak tanimlanmasi için Bohr’un tek boyutlu tanimlasindan farkli olarak n,l,ml ve ms gibi sayilar önerdi. Bu sayilarin degerine göre, bir atom etrafindaki elektronlarin dizilimini ve ve bulunma olasiliklarini bulabiliriz. Olasilik diyorum, çünkü kuantum dünyasinda kesinlik yoktur. Bir kapali kutu düsünün, içinde de bir kedi olsun. Ama yasayip yasamadigini bilmiyorsunuz. Soru su, Kedi ölü mü canli mi? Bu konuda bir bilgiye sahip olamadiginiz için dogru bir tahminde bulunmak zor. Ama bir sey dikkatinizi çekmis olmali, kutu kapaliyken kedi aslinda hem canli hem ölü. Yani iki olasiligi da tasiyor. Kutunun kapagi kapali iken sahip olabilecegi enformasyon sayisi 2. Ama siz kutunun kapagini açar açmaz kedinin ölü ve veya canli olup olmadigini gördügünüz an tüm bu olasiliklar yok oluyor ve elinizde tek bir bilgi kaliyor. Iste buna Schrödinger’in Kedisi diyoruz. Yani ihtimallerin dünyasi. Hatta kuantum bilgisayarlarin saniyede tasiyabilecegi muazzam bilgi sayisi da tam olarak bununla alakali. Yani bir bit ya 1 ya da 0 degerini alabilir.  Ama bir qubit ayni anda deger tasir: 0,1 ve ikisi.

 

Schrödinger’in bu önerdigi sayilardan çok kisaca bahsedecek olursak:
n ye ‘Bas Kuantum Sayisi’ diyoruz ve bu sayi orbitalin büyüklügünü gösteriyor. Yani n sayisi
büyüdükçe atomun etrafindaki orbitalin hacmi de büyüyor. Hatta n büyüdükçe, o orbitaldeki elektronun enerjisi de büyümüs oluyor.
Bir diger sayimiz, ‘Açisal Kuantum Sayisi’, yani ‘l’. Atom etrafindaki orbitaller küresel(l=0), kutup(l=1), veya yonca yapragi (l=2) gibi biçimlerde olabilir. Tahmin edildigi üzere l=0,yani küre, durumunda bir yöne ihtiyaç yoktur. Ama ‘l’ sayisi 1 veya 2 oldugunda bir yöne ihtiyacimiz oluyor tam tanimlayabilmek için. Iste biz de bu sayiya, ‘Manyetik Kuantum Sayisi’ diyoruz, ‘ml’ olarak gösteriliyor. Bu sayi ise, atomun orbitalinin uzaydaki yönelimini göstermek için kullaniliyor. Manyetik denilmesinin sebebi ise, orbitalin yönelecegi alanin manyetik alandan etkilenecek olmasi.

Iyi güzelde, elektronlar bu bahsettigimiz orbitallerde kafasina göre mi dizilecek? Yani 6 elektronlu bir karbon atomunundaki elektronlar halay çeker gibi tek bir orbitalde mi dizilecekler? Iste tam da burada karsimiza ‘Spin Kuantum Sayisi’ çikiyor. Yani bir orbitalde bulunabilecek elektron sayisi sinirli ve bu sayi 2. Yani ayni orbitalde sadece iki elektron yer alabilir. Biz elektronlarin hem atom etrafinda hemde kendi etrafinda döndügünü biliyoruz. Bunlarin kendi etrafindan dönmesine, spin diyoruz. Dolayisiyla ya saat yönünde ya da saatin tersi yönünde olmak zorundadir bu dönüs. Bu dönüs yönüne ‘Spin Kuantum Sayisi’ denildigini belirtmistik. ‘ms’ olarak gösterilir. Degeri ya 1/2 ya da -1/2.
(Ek not: Bu kural sadece elektron için degil, atomu olusturan tüm parçaciklar için geçerlidir. Eger protunu olusturan 3 kuarktan üçü de ayni enerji seviyesi ve dönme yönüne sahip olsaydi proton olusmazdi.)

Bir örnek verip toplayacak olursak;

6 elektronlu karbon atomunu düsünün. Bunun 1. elektronu en düsük enerji seviyesindeki 1s orbitaline yerlesir. Ikinci elektron da buraya yerlesir, ayni kuantum sayilarina sahiptir sadece ms’si zit isaretlidir. Üçüncü ve dördündü elektronlarda 2s orbitaline yerlesir. Peki 5. elektron?
Bahsetmistik ya, kuantum ana sayisi(n), açisal kuantum sayisi(l) ve manyetik kuantum sayisi(ml) diye. n sayisi bize orbitalin enerji düzeyini
veriyordu. ‘l’ sayisi ise seklini. Bu arada ‘l’ sayisi 0 ile n-1 e kadar deger alabilir. Yani n=4 ise ‘l’ maksimum 3 olabilir(0,1,2 ve 3).
‘ml’ ise ‘-l’ ile ‘+l’ arasinda degerler alabilir. Söyleki, eger n=4 ise l=3 tür ve ml=-3,-2,-1,0,1,2,3 degerlerine sahiptir.
Dolayisiyla, birinci elektronun gösterimi n=1,l=0,ml=0’dadir ve ms=-1/2’dir. 2.elektronda da ayni yerdedir ama sadece ms’si zit isaretlidir.
3.elektron ise n=2.katmana yerlesmek zorundadir. Çünkü l’nin degeri maksimum n-1 oldugundan iki elektron o birinci katmani doldurmus olacak. 3.elektron n=2,l=0(aslinda n-1’den l=1 orbitali de var),ml=0’a yerlesir(l=1 oldugundan ml=1, ml=0 ve ml=-1 olmak üzere 3 orbital daha vardir ve her orbitale 2 elektron yerlesebilir.)  4.elektronda n=2,l=0, ml=0’a yerlesir. 5. ve 6.elektronlar ise bir önceki n=2,l=0, ml=0 orbitalleri doldugundan, n=2,l=0,ml=1 orbitaline yerlesir. Sonrasinda gelecek olan elektronlar ise, sirasiyla n=2,l=0, ml=-1 ve ml=0 orbitallerini doldururlar.

Yani n=4 olan bir atomda toplam 60 tane elektron yer alabilir.

Simdi ise son sözü söylemeye geldi olay, bildigimiz üzere madde parçaciklarina fermiyon dedik. Bu fermiyonlara kuarklar ve leptonlari örnek verdik. Hatta elektronun lepton oldugunu da söyledik. Simdi ise sunu diyoruz; tüm fermiyonlar buçuklu spin’e sahip olmak zorundadir. Yani demin yukarida bahsettigimiz ‘Spin Kuantum Sayisi’ olan ms’nin +1/2 veya -1/2 olasiyla ayni sey. Bozonlar ise, yani kuvvet tasiyiciari,örnek foton, tam sayili spine sahiptirler.

Nihayet cevaba ulastik: Siz bir duvardan geçmeye çalistiginizda, ayni orbitale ayni kuantum sayilarina sahip elektron yerlestirmeye çalisiyorsunuz ve bu açikça fizik kurali ihlali. Çünkü Pauli Dislama ilkesi ayni orbitalde ayni kuantum sayilarina(ayni enerjide) sahip iki fermiyonun olamayacagini söylüyordu. Ve evrende dokunabildigimiz(aslinda kütlesi olan) her sey fermiyon oldugundan, bunlarin içinden geçemeyiz. Peki isik nasil olurda camdan geçer? Ya da röntgen isiklari(x isiklari) neden geçiyor? Çünkü onlar bozon ve ms’leri buçuklu degil tam sayi. Örnek olarak foton’un 1 ama Higgs parçaciginin 0. Bu yüzden ayni orbitallerde bulunabilirler.

Bu Dislama Ilkesi 1945 yilinda Pauli’ye Nobel Fizik Ödülünü de kazandirmistir.

 

Kaynaklar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13

Astroloji Üzerine Bir Saçmalık

Astroloji terimi TDK sözlüğünde ‘Yıldız Falcılığı‘ olarak geçiyor. Fal ise yine aynı sözlükte; ‘Geleceği öğrenmek, şans ve kısmeti anlamak amacıyla oyun kağıdı, kahve telvesi, el ayası vb.ne bakarak anlam çıkarma.’ diye tanımlanmış. Astroloji Akademisi kurucusu Devrim Dölen‘in ifadeleri ile; Astroloji, bilimsel(!) yöntemlerle gökyüzündeki pozisyonları gözlemlemek ve bu gözlemlerin hem daha eski denk geldiği olaylara, hem de yeni olasılıkları hesaplayarak bir konuyu, durumu, olayı, geçmiş, an ya da geleceği, başka bir araç kullanmadan tahmin etmeye çalışmaktır.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan birkaç sistemi vardır ve bunlar:
1)Batı Astrolojisi
Kendi içinde üç dala ayrılır: Klasik, modern ve neo-klasik. Klasik astroloji son yüzyıllarda keşfedilen gök cisimleri Uranüs,Neptun ve Pluton gibi gezegenleri kullanmaz, modern teknikler reddedilir. Modern astroloji ise genel olarak Psikolojik Astroloji adı ile bilinir. İnsanın kendini geliştirmesine, psikolojiye öncelik verir. Psikolojik astrologlar yeni keşfedilen ve geliştirilen hemen hemen tüm teknikleri kullanırlar.
Neo-klasik astroloji ise temel olarak klasik teknikleri kullanır. Bu astrologlar ise çalıştığına inandıkları yeni keşifleri ve teknikleri kendilerine katarlar veya uyarlarlar. Bir çok neo-klasik astroloğu Uranüs, Neptün ve Plüton’u kullanır ama bu gezegenlerin bir burcu yönettiğini düşünmezler. Örnek olarak, Kova burcunun yöneticisini Modern astrolojinin tersine binlerce yıldır olduğu gibi Satürn olarak kabul ederler.

2)Hint Astrolojisi(Vedik)

Batı astrolojisinden ayrıldığı nokta ise mevsimsel zodyak yerine yıldızıl zodyağı kullanmasıdır,bu terimler açıklanacak, ve tüm geleneği klasiktir.Uranüs, Neptün ve Plüton gibi sonradan keşfedilen gök cisimlerine Batı klasik astrolojisi gibi yer vermezler. Batı astrolojisine göre biraz daha spiritüeldir ve kendi içinde de kuzey-güney olarak ayrılır.

3)Çin Astrolojisi
Batı ve Hint Astrolojisinde olduğu gibi insanları 12 ayrı kişilik tiplerine ayırırlar. Çin astrolojisine göre dünyadaki yaşam modelinin karmaşık doğu felsefesi, mevsimsel ve havadan etkilendiği belirtilir. Bu felsefeye göre evrenin iki zıt güç arasındaki sonsuz çekişmeden oluştuğu var sayılır.

Bu şekilde temel olarak 3 gruba ayrılabilir. Peki astrologlar o karakter analizlerini, ‘Yakın bir zamanda eline bir miktar para geçecek.’ gibi tahminleri nasıl yapıyorlar?

Batı astrolojisinde 12 temel burç vardır ve bunlar;

Koç Burcu – 21 Mart – 20 Nisan
Boğa Burcu – 21 Nisan – 21 Mayıs
İkizler Burcu – 22 Mayıs – 21 Haziran
Yengeç Burcu – 22 Haziran – 22 Temmuz
Aslan Burcu – 23 Temmuz – 23 Ağustos
Başak Burcu – 24 Ağustos – 22 Eylül
Terazi Burcu – 23 Eylül – 23 Ekim
Akrep Burcu – 24 Ekim – 22 Kasım
Yay Burcu – 23 Kasım – 21 Aralık
Oğlak Burcu – 22 Aralık – 20 Ocak
Kova Burcu – 21 Ocak – 18 Şubat
Balık Burcu – 19 Şubat – 20 Mart

Gökyüzünde 2 boyutlu görünen yıldız guruplarını hayali çizgilerle birleştirerek oluşan şekillere de bu 12 ismi vermişler. Aslında Zodyak-güneşin,dolayısıyla dünyanın, gökyüzünde dolaştığı düzlem- üzerindeki bu burçlar 12 ayı temsil eder, her burç 30 dereceye ayrılmış ve üçerli gruplar şeklinde mevsimleri belirlerler. Güneş koç burcuna girdiğinde ilkbahar, Yengeç’e girdiğinde ise yaz olur gibi.

Astrologların yaptıkları karakter analizleri, gelecek ile ilgili tahminler doğulan gün-saat ve dakika bilgisi ile- oluşturulan yıldız haritasına göre yapılıyor. Yıldız haritaları 12 çember dilimlerine bölünmüş ve bu her parça bir burç, ev ve gök cisimlerinden oluşur. Doğduğunuz an bu harita oluşturulur ve artık astrologlar sizi tanımlayabilir.

İyi de nereden çıktı bu astroloji?

   Muhtemelen ilk insanlardan itibaren gökyüzündeki yıldızlar, gözle görülebilen beş gezegen, ay ve güneşin bir anlamı olmalıydı. Güneşin hareketi ile gece-gündüz, yıldızların hareketi ile mevsimlerin oluşması, güneş tutulması gibi olaylar ilk insanlar üzerinde muhtemelen bu gök cisimlerinin üstün bir gücü olduğu hissi yaratmıştı. Hem çeşitli gözlemler yaparak, yılın belli dönemlerinde gökyüzündeki şekillerin ortaya çıkması ile aynı hava durumlarının tekrarı, tarım zamanlarının gelmesi gibi durumlar gökyüzüne bakarak gelecek hakkında doğru tahminler yapmalarını sağladı. Yıldızların farklı konumları ve gezegenlerin de yıldızlara göre farklı konumlarda oluşu, mevsimlerin değişmesi gibi küresel ölçekte değişimlerle ilgili görünmesi ilk zamanlarda bir sebep-sonuç ilişkisi kurmalarına neden oldu. Madem gökyüzündeki yıldızlar tarımla, mevsimlerle ilgili öngürülerde bulunmaya imkan veriyor o zaman neden insanlar ve başka olaylar içinde vermesin? Mesela neden insanların veya toplumların kaderleri hakkında da bilgiler vermesin? İşte tam burası astrolojinin başladığı sıfır noktasıdır.

Peki astroloji doğru mu söylüyor? Söylediği şeyler ne kadar gerçekçi ve bilimsel? Yazının asıl konusu tam olarak bu.
Bildiğimiz gibi 12 burç var ve yükselenleri,doğulan anda ufuktan yükselen burç, de hesaba katarsak toplamda 144 tip insan ve karakter çıkıyor karşımıza. Ama milyarlarca insan var. Nasıl olacak bu? Şu anki mevcut dünya nüfusunun kabaca 7,5 milyar olduğunu kabul edersek; 51 milyon insanın aynı karakter analizlerine uyması gerekiyor. Yani her gün gazete köşelerinde ve internet sitelerinde gördüğünüz o şeyler size özel değil. Hatta bunun psikoloji literatüründe bir adı bile var; Forer etkisi.

“Başkalarının sizi beğenmesine, size hayran olmasına ihtiyaç duyuyorsunuz, ama aynı zamanda kendinize karşı eleştirel olmaya da eğilimlisiniz. Kişiliğinizin bazı zayıf yönleri var ama genelde bunları telafi etmeyi başarıyorsunuz. Kendi yararınıza çevirebileceğiniz halde kullanmadığınız önemli bir kapasiteye sahipsiniz. Dışarıdan disiplinli ve özgüvenli gözükürken, içten içe kaygılı ve güvensizsiniz. Bazen doğru kararı verip vermediğiniz ya da doğru şeyi yapıp yapmadığınız konusunda kafanızda ciddi şüpheler uyanıyor. Belli bir miktarda değişiklik ve farklılığı tercih ediyorsunuz; kısıtlamaların, sınırlandırmaların içinde kalmak sizi mutsuz ediyor. Bağımsız bir düşünür olmakla gurur duyuyorsunuz ve başkalarının iddialarını tatmin edici kanıt olmadan kabul etmiyorsunuz. Ama kendinizi başkalarına açarken çok açık, çok içten olmayı akıllıca bulmuyorsunuz. Bazı zamanlar dışa dönük, sokulgan ve sosyalsiniz; bazı zamanlarsa içe dönük, sakıngan bir kapalı kutu oluyorsunuz. Bazı çok gerçek dışı arzularınız var.”

1948 yilinda, psikolog olan Forer bu burç yazısını öğrencilerine dağıttı ve bunun kendilerine ne kadar uyduğunu 1 ile 5 arasında numaralandırmalarını istedi. Çıkan ortalama şaşırtıcıydı; 4,26. Yani sınıftaki çok büyük bir çoğunluk bu yazının onlara uyduğunu söylüyordu. İyi de hepsinin burcu aynı değildi ki? Ve test daha çoklarca kez tekrarlanmasına rağmen sonuç aynı çıkmış. Peki neden böyle? Çünkü bu tür ifadeler insanların benliğini okşayıcı, onlara kendilerini özel hissettirici ve çekici gelmekte. Ve fark edildiği gibi cümlelerin çoğu herkes
tarafından kabul gören şeyler. Yani çok büyük bir kısmın düşündüğü veya öyle olmasını istediği durumlar. Yuvarlak, ölçülü, genel geçer cümleler. “Ara sıra kendinizi yalnız hissedersiniz”, “Sinirlendiğiniz zamanlarda gözünüz başka bir şey görmez”, “Aslında içten uysal birisiniz ama güçlü görünmek istiyorsunuz” gibi büyük çoğunluk tarafından kabul edilecek yargılar. İşte Forer etkisi tam olarak böyle bir şey. ‘Yay burçları kandırılmaktan nefret ederler(kim etmez), akrep burcu insanı olayların altında yatan nedenlere odaklanır(biz üstünde yatanlara odaklanıyoruz), boğa burcu kadınları duygusal davranmakla beraber genelde duygu-akıl dengesini gözeterek kişiler hakkında tutum sergilerler(diğerleri boy-kiloya göre yapıyor tabi)‘ gibi örneklerle bu fenomen daha iyi anlaşılabilir. Çok kısaca; insanların başka herkes için de geçerli olabilecek kadar geniş, belirsiz ifadeleri bunun hiç farkına varmadan kendilerine özel görmeleri” diye
de kısaltabiliriz bu etkiyi. Karşınızdakine karşı kırıcı değil, kalbini kırmaktan çekinen biriyseniz, gülmeyi seviyorsanız, arkadaşlığa ve dostluğa önem veriyorsanız, yardıma ihtiyacı olanlara elinizi uzatıyorsanız, su içmeyi seviyorsanız, maddi yönden güçlü olmanız gerektiğini ve paranın sokaktan bulunmadığını biliyorsanız, sempatik bir kişiliğiniz olduğunu düşünüyorsanız
eğer tebrikler siz ve bu yazıyı okuyan diğer herkes Yengeç Burcu…

İşte bu fenomeni bir iş modeline dönüştüren de, sirk ve reklamcılıkla uğraşan P.T Barnum‘dur. ‘Her dakika bir enayi doğuyor.’ ve ‘İyi bir sirkte herkes için bir şeyler olmalıdır‘ sözleri ile meşhurdur. Sanırım iki sözün birbiri ile olan bağlantısını görebilmişizdir.

Şimdi de astrologların yaptığı bazı açmazlara değinelim.

Kişi doğduğu anda yıldız haritası çıkartılır. Ama tam doğru bir yıldız haritası çıkartmak için saat ve dakikaya ihtiyaç vardır. Herkes doğduğu dakikayı biliyor mu? Saniye ve dakikalar önemli çünkü yıldız haritasındaki gök cisimlerinin diğer alanlara,bölgelere-burçlara, kayma ihtimali var dakikalar içinde. Eğer bu yıldız haritaları gerçekten önemli ve işe yarıyorsa neden,doğduğu dakika ve saniyeyi geçtim, saati bilmeyenler için default 12.00 gibi saatler seçmesini istiyorlar? Eğer herhangi biri doğduğu zamanın saat-dakikasini bilmiyorsa doğru bir yıldız haritası yapılamaz. Tamam diyelim ki birisinin saat,dakika ve saniyesine kadar doğum anını biliyoruz, o zaman sağlıklı bir karakter analizi ve öngörülerde bulunulabilir mi? Eğer karakter analizi yapacaksak ve bunu doğulan anda rastgele bir konumda bulunan iki boyutlu görünen zodyak üzerinde ki takım yıldızlarının dünya ve güneşe göre konumlarını kullanarak yapacaksak, biraz gerçeklikten kopuk olmamız gerekir. Üstün Dökmen‘in tabiriyle; “Yıldızlar takım oluşturmaz, takım da tutmaz.” Çünkü, o geçmişte yaşayan kadim(!) astrologlar gökyüzünü iki boyutlu sanıyordu ve o görünmez çizgilerle birleştirdikleri yıldızları ise aynı uzaklıkta sanıyorlardı. (Bu arada neden o yıldız kümelerine bakan herkes aynı şeyi görmüyor?) Halbuki gerçekte o yıldızların bazıları bize çok yakınken bazıları bize çok uzaktır. Örneğin kova burcunun yıldızları olan Altair‘in dünyaya uzaklığı 16,73 ışık yılı iken, Giedi yıldızı ise 570 ışık yılı uzakta. Bir ışık yılının 9 460 730 472 580 km (9 trilyon 460 milyar 730 milyon 472 bin 580 km) olduğu düşünülürse aradaki farkın ne kadar devasa olduğu görülebilir. Hem neden o kadar uzağa gidiyoruz. En yakınımızda bulunan Proxima Centauri yıldızı sadece 4,2 ışık yılı uzaklıkta. Neden bu yıldız da diğerleri
gibi etkilemiyor mesela? Kova burcu yıldızı olan Giedi 570 ışık yılı uzaklıkta demiştik. Bu kadar uzaktaki bir yıldızın bizi etkileme olasılığı nedir? Neredeyse hiç.  Hatta şu an içerisinde bulunduğunuz oda-yapının duvarlarlarının bile size uyguladığı çekim gücü-gravitasyon, o uzaklıktaki bir yıldızın uyguladığından binlerce kat daha fazla. Yapılan hesaplamalara göre, güneş sistemindeki
bütün gezegenlerin dünyaya uyguladıkları kuvvet ayın uyguladığı kuvvetin yüzde 2’sinden bile az. Ayın bile biz küçük boyutlu canlılar üzerine yaptığı etki bir arabanın bize uyguladı etkiden çok değil. İyi de gelgitlere sebep oluyorsa bayağı etkilemesi gerekir gibi düşünebilirsiniz ama, gelgitlere sebep olan şey dünyanın üzerinde oluşan kuvvetin büyüklüğü değil, Dünya’nın farklı noktalarına biraz değişen büyüklükte uygulanmasıdır. Yani kütleçekim gradyantı oluşmasıdır. Gelgitlerin de de ancak büyük okyanuslarda olmasının sebebi de budur. Eğer öyle olmasaydı küçük göl veya su birikintilerinde de gelgitlerin oluşmasını beklerdik.
Yine astrologlar sadece yakınımızdaki ve ancak çıplak gözle görülebilen gök cisimlerine(Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn, Ay ve Güneş) çeşitli özellikler atfettiler. Jüpiter için, kralları simgeleyip yumuşak bir karaktere sahiptir dediler; Satürn mezar kazıcısı, bakıp büyüten, şüphe ve kötülüğü temsil eder; Mars için ise kavgaya kışkırtan, zorba bir savaşçı ve yıkımı simgelediğini düşündüler.Mars nasıl olurda kavgaya kışkırtan olabiliyor? M.Ö yaşayan Sümerliler acaba Mars’a koloni kurdular ve Mars bu koloniler arasında sürtüşmelere, kavgalara ve birbirini çekememezliklere mi sebep oldu acaba ki bu tür bir iddia ortaya atılmış?
Ya da Satürn’ün diğer gök cisimlerine mezar kazdığını falan mı gördüler, belki de kuyruklu yıldızları gömüyordur bir yerlere. Çok bariz anlaşılıyor ki eski insanlar, gök cisimlerine insani özellikler atfetmişler. Hatta bazıları daha ileri giderek onları tanrılaştırmıştır.
Çok basitçe anlaşılıyorki, eski insanlar bu gökcisimlerinin bir şekilde bizim karakterimiz ve kaderimiz üzerinde etkili olmalarını istemişler ve bunun için akıl almaz şeyler ortaya atmışlar. Evet kainatın bir parçayız ve çeşitli şekillerde etkileşim halindeyiz lakin kaderi belirlemek gibi tehlikeli bir iddia ortaya atmak binlerce yıl önceki karanlık çağlar için normal sayılabilir ama 21.yy teknoloji ve bilimi ile iç içe olan biz günümüz insanı nasıl olurda hala bunların doğruluğuna inanabilir? Carl Sagan‘in deyişiyle: “Eğer kaderimiz gökyüzündeki bu trafik ışıkları ile kontrol ediliyorsa, bir şeyleri değiştirmenin bir anlamı var mı?”

Neden sadece doğum anının bir insanın karakteri üzerinde etkili olduğunu söyleniyor? Neden hamilelik dönemi de hesaba katılmıyor? Mesela neden döllenmeden sonraki 22.günde embriyonun kalp sesinin duyulmaya başlanması önemli değildir? Ya da neden fetüsün yaklaşık 100 milyarlık beyin hücrelerinin hemen hemen tamamının oluştuğu 7.haftasının astrologlarca bir önemi yok?

Çünkü o zamanlar bunlar bilinmiyordu da ondan. İlginçtir, eskiden Neptun, Uranüs, Plüton gibi gök cisimleri bilinmiyordu ama modern astronominin gelişmesi keşfedilen bu gök cisimleri de  astrologlarca çeşitli tanımlamalara maruz kaldılar. Ne kadar da gün geçtikçe ilerleyen bir bilim(!) dalı?
Astroloji dergisi Zodyak‘ın Ocak sayısında geçen Türkiye ile ilgili öngürüye göre; “Ekonomik göstergelerde ve halkın moral motivasyonunda düşüş görülürken; Diş İşleri bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Basın ve Yayın Kuruluşları, Üniversiteler, Barolar Birliği, Havaalanları ile Ulaştırma Bakanlığı’nın yoğun mesai yapacağı görünüyor.” Halkın moral ve motivasyonunda moral düşüş görülmesinin sebebi ekonomik sebepler olabilir tamam, ama ekonomik göstergelerin düşüşünü zaten hali hazırda herkes görüp söyleyebiliyor? Mesela doların bu kadar yükseleceğini önceden doğru tahmin edebilen bir astrolog var mıydı? Madem yıldızlar ve gök cisimleri bize geleceği bilebilme şansı veriyor, zaman neden yakında ortaya çıkacak ve dünyayı değiştirecek yeni bir keşif/buluşu önceden görüp erkenden insanlığa kazandırmıyorlar? Ya da daha yakın zamanda Nasa‘nın bile fark etmediği ve çok yakınımızdan geçen ve büyük bir tehlike olarak görülen asteroit hakkında uyarmadılar? Dış İşleri, TSK, Havaalaanı ve Ulaştırma Bakanlığı’nın yoğun olmadığı zamanlar mı var? Yani bunları söylemek için astrolog olmaya gerek yok ki, okuma yazma bilmek yeterli bu öngürülerde bulunmak için. Kaldı ki bunlar öngürü bile değil, durum tespiti.

Astrologların Kaos Teorisi‘nden haberleri de yok galiba. Kaos teorisine gore modern meteoroloji tekniklerini kullansak bile 5-10 günden sonra sağlıklı tahminler yapamayız. Çünkü o kadar çok değişken var ki hava durumunu etkileyen, en ufak bir değişim birkaç gün sonraki hava durumlarında büyük bir değişime sebep olabiliyor. Buna Kelebek Etkisi de deniyor. Edward Lorenz‘in ortaya attığı bu fenomene göre; “Eğer bir sistemin bir süre sonra üreteceği sonucu tam doğrulukta bilmek istiyorsanız, Çin’deki bir kelebeğin bile bu olaya etkisini dikkate almanız gerekir.” Daha sonraları ise bunun imkansız olduğu ortaya çıktı ve ‘Ölçümlemede Belirsizlik‘ olarak adlandırıldı. Yani bir sistemi etkileyen tüm parametreleri %100 kesinlikte doğru olarak ölçemezsiniz. Ve bu lineer olmayan sistemlerde bir süre sonra müthiş bir farklılara, beklenen durumdan sapmaya neden oluyor.

Newton, Laplace, Poisson gibi kişiler evrenin belli bir zaman dilimindeki mevcut bilgisine sahip olabilirseniz, 50 yıl sonraki halini de bilebilirsiniz demişler. Hatta beyin hücreleri olan nöronların mevcut tüm bilgisine sahip olabilirseniz 100 yıl sonra ne düşüneceğinizi bile doğru olarak bilebilirsiniz demişler. Ama gerek Görelilik, Kuantum ve gerekse Heisenberg İlkesi gibi fenomenler bu ölçüm işinini imkansız olduğunu gösterdiler. Heisenberg’e göre, bir elektronun aynı anda hem hızı hem de konumu bilinemez. Kuantum teorisi ise atomaltı parçacıkların dünyasını aydınlatmaya çalışır. Ama bu dünya hiçte içinde yaşadığımız makro dünya gibi bir davranış sergilemez, normal mantık kuralları işlemez burada. Bir parçacık aynı anda iki yerde olabilir, kütlesi olmayan ama bir şekilde var olan parçacıklar olabilir,
ömrü yalnızca saniyenin milyarda biri olan parçacıklar olabilir, aralarındaki bağ ne kadar uzak olursa olsun bir taneciğe etki edildiğinde bunun etkide bulunulan parçacığın dolanık eşi anında buna tepki veren parçacıklar olabilir.

Eğer bir şey hakkında öngürüde bulunacaksınız, mevcut durum ve onu etkileyen tüm değişkenleri eksiksiz ve yüzde yüz kesinlikte bilmelisiniz. Peki astrologlar bunu yapıyor mu? Tabii ki hayır, hatta bunlardan haberleri olmadığı bile iddia edilebilir. Çünkü eğer bir burç hakkında tahmin yapacaksanız, yani gerçek ve tutarlı bir tahmin yapmak istiyorsanız, kişiyi analiz edip mevcut kan-şeker, moral-motivasyon, kalp atışı, havanın sıcaklığı ve önümüzdeki günlerdeki değişimi gibi, alabileceği sürpriz haber veya ziyaretleri, yolda veya
işyerindeki insanların kişiye tutumları, ailevi sorun/düzenleri vs gibi daha onlarca şeyi bilmeniz gerekiyor. Sadece gökyüzüne bakarak bir insanın gelecek hafta içinde mutlu veya mutsuz  olacağını söylemek nasıl mümkün olabilir? Bunu söylemek için evrenin mevcut tüm bilgisine sahip olmak gerektiğini fark edemiyor astrologlar. Alışveriş yapılan bakkalın, pazarcının size karşı tutumu, işyerindeki patronun moral ve motivasyon durumu, kullandığınız akıllı telefonun donup donmaması, ailenizde yaşanabilecek potansiyel bir gerginlik ortamı, trafikte dikkatsiz bir sürücü ile gireceğiniz diyalog, hükümetin ekonomi alanındaki politikası, dünyanın herhangi bir yerinde suçsuz yere ölen insanların olması gibi durumlar da sizin mutlu veya mutsuz olmanızda etkisiz değil. Şurasından eminiz ki, birinin size önümüzdeki hafta psikolojik olarak durumunuz hakkında bir şey söyleyebilmesi için siz ve sizinle bir şekilde etkileşime girebilecek tüm canlı/cansız varlıkların tüm potansiyel durum bilgisine de sahip olması gerekir. Ve böyle bir şey imkansız olduğuna göre, astrologlara inanmak için
hiç bir neden kalmıyor.

Astrologların söyledikleri şeylerin doğru olmadığını şu basit düşünce deneyiyle görebiliriz; tek yumurta ikizleri. Farklı ailelerde büyümüş ikizler hayal edelim. Normalde birkaç dakika ara ile doğmuş olan ikizlerin tüm özelliklerinin aynı olmasını bekleriz. Çünkü burçları, evleri, yükselenleri yani gezegen ve diğer gök cisimlerinin konumları tamamen aynıdır.Dolayısıyla karakterlerinin ve kaderlerinin de aynı olmasını bekleyebiliriz. Ama gelin görün ki kişilikleri,karakterleri ve kaderleri tamamen birbirlerinden farklıdır.

Ayrıca astrologlar arasında da bir birlik yoktur zaten. İki farklı gazete alıp, ikisininde astroloji köşesine baktığımızda herhangi bir ortak burç için yazılanların aynı olmadığını çok rahatlıkla görebiliriz. Demek ki ikisinden biri yalan söylüyor. Aslında ikisi de yalan söylüyor çaktırmayın.Son olarak özetle; astrolojinin her ne kadar bilim olduğunu savunanlar olsada, as lında astroloji bir “sahte bilim(pseudoscience)”dir. Tüm bilimlerin anası sayılan astronomi ile ilgili ses benzerliğinden başka bir bağı yoktur.

”Evrenin dalgalanması sonucunda oluşan pozitif enerjinin, uzak yıldızlardan yansıyıp Jüpiter’in çekim alanından geçerken kuantum bozunmaya uğrayıp Mars’tan ardışık ve sıralı bir enerji huzmesi olarak biz dünyadaki insanlar üzerinde muhteşem bir farkındalığa yol açacak olması bu dönemde tüm burçlar üzerinde beklediğimiz önemli bir gelişmedir yoldaşlar” diye yazıya girsem şimdi blog meşhur olmuştu be.

Ekleme: İlginç bir şekilde bazı ilahiyatçı arkadaşların da, burçları takip ettiğini, hatta sosyal medyada paylaştıklarına denk geldik. 
Ve koca bir gülümseme oluştu 🙂 Çünkü daha olayın farkına değiller galiba. Okudukları bölümün en temel öğretilerine ters olan bu sahte bilim ve ‘bozuk’ kader anlayışı ile mücadele edeceklerine, ilginç bir şekilde destek veriyorlar. Yani eğer buna inanıyorlarsa özgür iradeye ne diyecekler? Ki özgür irade İslamın temel taşlarından ve özgür irade olmayınca yaratılmanın da bir manası kalmıyor. Geçmiş olsun diyelim

Nobel Ödüllü Fizikçi’den Herhangi Bir Konuda Ustalaşmanın 3 Basit Adımı

rtr3ufho-e1480521872373

“Ben her zaman iyi bir ögrenen degildim. Ögrenmenin, tamamen bunun için harcadiginiz saatler ile ilgili oldugunu düsündüm. Ama sonra  hayatimi degistiren bir sey kesfettim.”

Ünlü Nobel Ödüllü fizikçi Richard Feynman, ‘bir seyi bilmek‘ ve ‘bir seyin adini bilmek‘ arasindaki farki anladi ve bu onun basarisinin en önemli nedenlerinden biri.

Feynman tesadüfen, bir şeyi herkesten daha iyi anlamasını sağlayan bir formul buldu.

Bu teknige Feynman Teknigi denir ve herhangi bir seyi derin ve hizli ögrenmenize yardimci olur. Konu veya herhangi bir kavram, ne ögrenmek istediniginizin bir önemi yok. Sadece bir sey seç ve basla. Feynman Teknigi her sey için ise yarar. Ve hepsinden de önemlisi, uygulanmasi inanilmaz derecede basit.

Oldukça gülünç dimi?

Bu sadece mükemmel bir ögrenme metodu degil ama ayni zamanda farkli bir düsünme biçimi. Izin verin açiklayayim: Feynman Teknigi‘nin üç adimi var.

richard-feynman

 

1) Bir Çocuga Ögret

Bos bir kagit parçasi çikarin ve ögrenmek istediginiz konuyu en üste yazin. Sonra da sanki bir çocuga ögretecekmissiniz
gibi o konuda bildiklerinizi yazin.Tabi bu çocuk akilli,zeki ve akli basinda yetiskin bir arkadasiniz olmayacak. 8 yasindaki gibi biraz kelime, çok basit kavram ve fikirleri anlayabilecek olmasi yeterli.

Birçok insan anlamadigi bir seyi, karisik cümle ve jargonlarla maskelemeye egilimlidir. Problem su ki sadece kendimizi kandiriyoruz çünkü ne anlamadigimizi bilmiyoruz. Buna ek olarak jargon kullanmak(yani saasali cümleler,kelimeler,kavramlar kullanmak, belki de cümlelere fular takmak), bu anlamayışımızı daha dogrusu bu yanlis anlayisimizi bizi etrafimizdakilerden gizliyor. Bir çocugun anlayabilecegi sekilde bastan sona bir fikri yazdiginizda(ipucu: sadece en yaygin kelimeleri kullanin), kendinizi kavrami daha derin bir seviyede ögrenmeye ve iliskileri ve fikirler arasindaki baglantilari daha basit bir sekilde kurmaya zorlarsiniz. Eger mücadele ederseniz nerede bosluklar ve eksiklikleriniz oldugunu rahat bir sekilde görebilirsiniz.
2) Gözden Geçirme

Birinci asamada, unuttugunuz önemli bir sey varsa, onu açiklayamamıyor ya da önemli bir kavrami basitçe baglamlandirmakta
zorluklar çekiyorsaniz kaçinilmaz olarak bilginizin eksik oldugunu görürsünüz. Aslinda bu, bilginizin sinirini/eksikligini kesfetmeniz için biçilmez bir kaftandir. Yetkinlik, yeteneklirinizin sinirlarini bilmektir ve siz de demin bir tanesini kesfettiniz.
Iste burasi ögrenmenin basladigi yerdir. Artik nerede eksiginiz oldugunu biliyorsunuz, kaynak/materyal/kitap/dökümanlariniza geri dönün ve basit bir sekilde açiklayabilene kadar tekrar ögrenin. Anlayisinizin sinirlarini belirlemek, yapacaginiz muhtemel hatalari da sinirlar ve bilgiyi uygularken basari sansinizi arttirir.

3) Organize Edin ve Basitlestirin

Artik elinizde hazirlanmis birtakim notlariniz var. Kaynak/materyal/kitap/dokümandan yanlislikla bir jargon almadiginiza emin olun.
Onlari basit bir sekilde hikayelendirin. Onlari yüksek sesle okuyun. Eger açiklamaniz yeteri kadar basit degilse veya kafa karistirici gibi duruyorsa, demek ki hala biraz daha çalışmanız gerekiyor.

4) İletin

Eğer gerçekten anladığınızdan emin olmak istiyorsanız, birisini bulun ve ona anlatıp anladığınızdan emin olun.(Bu kişi konu hakkında çok az bilgisi olan veya 8 yaşında biri olabilir). Bilginizi test etmenin en iyi yolu onu bir başkasına aktarmaktır.

Feynman’ın yaklaşımı sezgisel olarak zekanın büyüme olduğuna inanır, ki bunu Carol Dweck( Kalıplaşmış zihniyet ile gelişme zihniyeti
arasındaki farkı güzel bir şekilde anlatan kişi, hatta şurda o teyzenin TED konuşması,  not yet)’ın çalışması ile de güzelce birleştirir.

*Bu yazı ilk çeviri çalışmamızdır. Eminim hatalar veya eksiklikler vardır. Orjinal metinden okumak isteyenler şuraya, bu ve benzeri konularda daha çok bilimsel çalışma ve yazı için ahanda şuraya bakın.

Not: Populer Science dergisinin bu ay ki sayısında güzel bir yazı vardı: Beyninizi Hackleyin. Kısa bir süre içinde taslak olmaktan çıkarıp siz değerli okuyucularla buluşturmayı hedefliyoruz.

Olası Bir Nükleer Saldırıdan Kurtulmak

Herkese merhabalar…

Bu yeni yazıda, olası bir nükleer saldırıda hayatta kalma sansınızı nasıl arttırabileceginizi tartısacagız.

 

1280px-implosion_nuclear_weapon-svg


⇒Dunyada nukleer silahlanma giderek arttırıyor. Hatta ivmelenerek artıyor desek yalan olmaz. Rusya ve ABD’de olduğunu zaten biliyorduk ama buna Fransa,İngiltere,Pakistan,Kore,Hindistan,Cin,İran,İsrail de katılınca dünyayı yok edebilme potansiyeline sahip bir güc cıkıyor ortaya.

İşte burda↵

⇒Bu arada Akkuyu projesinin sadece nükleer enerjiden elektrik üretmek olduğunu düşünüyorsanız hemen buradan çıkın. Hem Türkiye’de zaten hali hazırda ABD’nin nükleer silahları var. Bildiniz, İncirlik Üssünde. Darbe girişimi de ordan yapılmıştı hi hi hi… Ahanda burda↵

Bu arada adamların hepsi birden şizofrene bağlasa veya sabah ters taraflarından kalksalar ve birden ellerindeki tüm nükleer gücü kullanmak isteseler, muhtemelen dünya üzerinde tek bir canlı -okyanus ve dipleri hariç tabi- kalmayabilir. Sonumuz bu adamların elinde lan bildiğin..

Sabırlı olun atom bombasıyla karşılaşacağınız an’a gelicez ama öncesinde bilmeniz gereken çeşitli tanımlar var, şöyleki:

Caydırıcılık: Nukleer çağın ilk zamanlarında caydırıcılık, sözlük anlamını taşıyor olup, eyleme geçecek birisini, eylemin sonuçları karşısında korkutarak vazgeçirmek anlamına geliyordu. Bir rakibi saldırı düzenlemekten ‘caydırmak’, ülkenin saldırı karşısında ayakta kalıp, saldırganın gerçekleştirmeye çalıştığı şeyden daha ağır bir şekilde karşı saldırı düzenlemek demekti. 

Karşılıklı garantili yok oluş (MAD): Ağırlıklı olarak Soguk Savas’ın ilk ceyreğinde geçerli olan bu doktrin, taraflardan hangisi saldırırsa saldırsın, verilecek cevapla birlikte karşılıklı olarak birbirlerini yok etmeleri anlamına geliyordu. Doktrine göre, bir nükleer güc, karşı tarafın neredeyse tum nükleer baslıklarını kesin bir şekilde yok edecek bir saldırıda bulunsa bile, (iki gücün astronomik düzeye ulaşmış nükleer silah kapasiteleri düşünüldüğünde) karşı tarafın kalan silahları çerçevesinde aynı veya daha yüksek şiddette cevap alacaktır. Doktrin, tarafların medeniyeti haritadan silmekteki isteksizliğine dayanır.

Esnek cevap (Flexible response): MAD doktrininden kaçınma adına uygulanan bu prensip, karşı tarafın nükleer saldırıda bulunması durumunda, yapılan saldırının şiddetine ve kapsamına göre, çeşitli kademelerde, sınırlı şiddette ve kapsamda bir cevap verilmesini ve karşı tarafın bu şekilde caydırılmasını hedefler. 

İlk saldırı: Karşı tarafın nükleer cephaneliğini tamamen ya da çok büyük ölçüde yok etme prensibiyle yapılan saldırıdır. Fırlatma rampaları ve depolama alanları öncelikli hedeflerdir. 

İkinci saldırı kapasitesi: Saldırıya uğrayan tarafın nükleer kapasitesini, karşı tarafa aynı şiddette bir saldırı düzenleyebilecek kadar koruması anlamına gelmektedir. Tarafların ikinci saldırı kapasitesi olduğu müddetçe caydırıcılık ve MAD prensibi büyük ölçüde geçerlidir. 

Nükleer üstünlük: Nükleer silah sahibi taraflardan sadece birinin ikinci saldırı kapasitesi olması; ya da tarafların hepsinin ikinci saldırı kapasitesi olması durumunda ise, bir tarafın diğerine karşı diğer savunma yöntemleriyle avantajlı bir konum elde etmesi anlamına gelmektedir. 

Nükleer barışMAD ve caydırıcılık prensiplerinin yürürlükte olduğu bir uluslararası sistemin oluşmasında tüm ülkelerin nükleer silah sahibi olmasının beraberinde istikrarı getireceği önermesini yapan bu teori, bu şekilde nükleer savaş çıkmasının büyük ölçüde engellenebileceğini savunur.

İkaz ile fırlatma (Launch on Warning): Bu doktrin, karşı taraftan gelen bir nükleer saldırı saptanırsa, bombaların hedefe ulaşıp patlamasından önce saldırı altındaki tarafın da füzelerini ateşlemesi üzerine kuruludur.

Sadece patlama sonucu misilleme (Retaliatory Launch only after Detonation):
Nükleer güçler tarafından hiçbir zaman uygulamaya konmamış bu yöntem, herhangi bir nükleer saldırı ikazı altında otomatik olarak cevap vermek yerine, sadece patlama olması durumunda misilleme yapmayı hedeflemektedir. Böylece herhangi bir hatalı bildirim durumunda çıkacak bir nükleer savaş ve dolayısıyla milyonlarca insanın yok yere ölmesi engellenmeye çalışılmaktadır.

Stratejik nükleer silahlar: Yüksek tahribat kapasiteli ve termonükleer bombalara verilen isimdir. İlk jenerasyonu hidrojen bombası olarak da anılan bu silahlar, Hiroşima’ya atılan bombanın en az 20 ila 50 katı tahribat kapasitesine sahip olmakla beraber, günümüz teknolojisinde bu oran istenildiğinde 1000 katına kadar çıkarılabilmektedir. Bu silahlar genellikle en az 100 kiloton tahribat gücüne sahiptir; bu da 100 bin ton TNT patlayıcı demek. Ağırlıklı olarak karşı tarafı mutlak bir yıkıma sürükleyecek şekilde büyük şehirleri hedef alır.

Balistik füze: Bir roket ile uzaya fırlatılabilen ve daha sonra istenen hedefe yönlenecek şekilde tekrar atmosfere sokulabilen füze.

Triad: ABD ve eski SSCB’nin nükleer silahlarını sevk etmeleri için kullanabilecekleri üç platformun klasik terimi. Kıtalararası balistik füzeler (ICBM), denizaltılardan fırlatılan balistik füzeler ve stratejik bombardıman uçaklarından oluşur.

how-nuclear-bombs-work-graphic

⇒Bu tanımları da öğrendikten sonra kısaca bir nükleer ne demektir, nükleer enerji nasıl oluşur ona da bakalım: Ben biliyorum olum siz bakın, ahanda şu birinci↵, şu ikinci↵, şu da üçüncü↵

Şimdi temel düzelde bilgilere sahibiz. Terminolojiyi biliyoruz, nükleer silahların nasıl yapıldığını ve çalışma mekanizmasını da birazcık öğrendik.

⇒Şimdi de birkaç nükleer silah videosuna bakalım, ilerde lazım olacak bunlar:
Aha bu bir↵, şu iki↵, şu üç↵, şu da dört↵.
Olum içim kalktı lan yeminle, bu nedir lan. Vizdansızlar ya, nasıl rahat uyuyacaz biz şimdi?

⇒Peki eşofmanlı hocam bunlar ve bunlardan binlerce kat,ki bu kat her geçen gün artıyor, güçlü saldırılardan kurtulabilir miyiz? Valla kurtulan var ahanda ispatı↵. Adam ölüme meydan okumuş bildiğin, hayır volverine abinin kuyuya atlayıp kendisini siper ettiği amca değil bu.
Ya da şurada↵ ise(tek yolu diyor ama bu bildiğin normal zamandaki gibi yaşama ile eşdeğer olduğu için öyle sayabiliriz aslında tek yol değil yani) nükleer saldırıya uğramış bir bölgede hayatta kalma ile ilgili yapılan sığınaklar var. (Bkz: Yeşilperim kim amk)

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Yukarıda verdiğim linklerdeki yazı ve videolarda iyi bir  şekilde anlatılmış ama video izleyemeyen/izlemek istemeyen/zamanı olmayan yoldaşlar için biraz daha teknik bilgi vermek gerekirse:

⇒Radyasyon yayan nesneler radyoaktiftir. Radyoaktivite ise atom çekirdeğinin tanecik veya ışıma yaparak dağılmasıdır.
Işıma elektromanyetik olarak yayılır. Yani binalar büyüklüğünde dalga boyuna sahip dalgalar ile atom boyutu,ki yaklaşık olarak metrenin milyarda biri, kısalığındaki dalga boyuna sahip dalgalardan oluşur. Bu dalgalar hem elektrik alana hem de manyetik alana sahiptir ve bu alanlar birbirine diktir.(Elektromanyetik alan teorisi ve dalga teorisi derslerinden kalmış biri olarak bunları yazmak ne üzücü, ama bu sefer geçecem..)

⇒İşte demin bahsettiğim gibi, bu yayılan ışımalar şu aşağıda görmüş olduğunuz resmin en sağ tarafındakiler.  Frekansı 10 üzeri 20, bu demektir ki saniyede 100.000.000.000.000.000.000(ne yazıyor la orda kör oldum) defa titreşim hareketi yapıyor.(Bu sayıyı şöyle okumak mümkün 10 Zetta Hertz)  Hatta 1 saniye ise Sezyum-133 atomunun iki enerji düzeyi arasında yaptığı ışımanın  9.192.631.770’luk periyodunun süresine denir. Karşılaştırma için, T(periyot) f(frekans)‘ın 1’e bölümü olduğundan; 1/9.192.631.770=1,088.10^-10 yapar. Yani bu şu demek deminki resimde yer alan gama ışıması ile saniyenin frekansı arasındaki kat yaklaşık olarak 10^30Tüm evrendeki tanecik sayısının yaklaşık olarak 10^80 olduğunu düşünürsek bu farkın çok büyük olduğu görülebilir. Yani gama ışıması çok güçlü amk sabahtan beri bunu demek için yırtınıyorum.

⇒Radyoaktiviteye geri dönersek doğada kendiliğinden radyoaktif olan elementler de vardır. Bunlar Toryum,Radyum,Aktinyum falan. Hatta rahmetli Curie de bunlarla çok uğraştığı için erkenden ayrıldı dünyadan. (Işıklar icinde uyusun, ay pardon radyoaktif elementler arasında, obur tarafta rahat rahat calıssın ne de olsa artık ölum yok. Tabi olum Kutsal kitabımızda yazıyor ne sandın.) Bu tür radyoaktif tepkiler yukarıda da dediğim gibi ışıma+parcacik seklinde olur.

X—–>y+isima

Yapay olanlar ise herhangi bir atomun çekirdeğine dışardan bir etkide bulunarak çekirdeğini parçalama şeklinde yapılır. Yani kararlı atom çekirdeğine alfa,proton,notron bombalamasıyla oluşur.Çok basit olarak şu şekilde gösterilebilir:

X+y—–>z+isima

1280px-em_spectrum_properties_edit_tr-svg

⇒Çok kısaca tarihi geçmişine bakacak olursak; 1896‘da radyoaktif baba olan Fransız  olan aslen Türk milliyetçisi(!) Henry Becquerel tarafından radyoaktifliğin keşfi ile başlamıştır. Ama sundan  eminiz ki kesin Cinliler, Mayalar, Aztekler veya Antik Yunan hatta Mısırlılar Henry amcadan once bulmuslardır, hatta Orhun yazıtlarında radyoaktif maddelere rastlanıldigini soyleyenler de var. Bilge Kagan‘ın radyoaktif maddelerin dogasini anlamak için bir orta asyada dunyanin en buyuk laboratuvarini kurdugu söylentileri var, yalan soyleyen tarih utansın.
1919‘a geldiğimizde ise İngiliz ama Kürt milliyetçisi(!) Rutherford amca ise zavallı Azot atomu cekirdegini alfa parcacik bombardimanina tutarak Oksijen cekirdegine donusturmustur. Sonra da föşik tc diyerekten gerilla olmaya karar vermistir sonucta yaptigi sey cok onemliydi ve baskan tarafından kutsanmak istenmistir. 1938‘e geldigimizde ise aslen Alman ama Arap milliyetçisi(!) olan Otto Hahn ve F.Strasman Uranyum cekirdegini notron bombardımanına tutarak iki ayri cekirdege bolmuslerdir. İyi hoş da nasıl bir bombardıman diyenler için ahanda tam su videodaki gibi.

⇒Tabi en buyuk gelismeler Almanlar tarafından yapılmakta, hemde 2.Dunya Savası oncesinde. Ve bu tur tepkimeler sonucunda cok muazzam bir enerjinin ortaya ciktigi anlasiliyordu ve eger bu bir silaha donusecek olursa ortalıgin karisacagi hemen vaziyet almalari gerektiklerini biliyorlardı. Hatta eger Almanlar bunu diger ulkelerden once basarırsa bu tam bir felaket senaryosu olurdu, cunku nevrotik Hitler onune gelene savas acıyordu. Bir ara odasinda kendini isirmaya calısan bir karınca yuzunden tum karıncalara savas actıgıda soylentiler arasında. Iste bu yuzden diger ulkelerin g*tleri tutustu ve durumu kendi lehlerine cevirmek icin bir seyler  yapmaya karar verdiler. Einstein’ın da bunda buyuk katkilari var dersek yanlis soylemis olmayız. Bu yuzden Almanlar’dan kacip İngilizlere siginan birkaç kisi ülkenin destegiyle calismalarıni hizlandırdi. Ama damarlarinda asil kan akan Hitler durmadan bombalıyordu İngiltere’yi ve baska bir yerde calisma yapmak gerekiyordu.(Hatta bu donemde takistoskop gelistirilmis ve su an hızlı okuma dediğimiz sey ortaya cikmistir. Gozlemcilerin uzaktan gelen ucakların Alman mı dost mu oldugunu fark edebilmelerini saglamak icin gelistirilmis.) Bunun için Amerika ile anlasılmısmıislar. 1942 de ilk reaktor calistirilmis ve Uranyum cekirdeklerinin zincirleme parcalanmasi gerceklestirilmis. Amerika’da New Mexico eyaletinde Los Alamos‘ta(her yaz gideriz ailecek) atom bombasi yapım merkezi kurulmustur.Bu bolge askeri ve yasak bolge ilan edilmis ve adi haritadan silinmis. Ve atom fizikcisi Prof.Dr.Robert Oppenheimer bu kurulun baskani secilerek yaklasik 5700 kisilik bir bilim(!) ordusu kurulmustur. İste egitim yuvasında 1945‘te bombanın esas maddesi olan saf Uranyum 235 ve Plutonyum 239’dan 50’şer kilo elde edilmistir. Ve aynı yılın temmuzuna geldigimizde atom bombaları hazırdı. Uranyum 235 ile yapılana Little Boy(aman ne little), Plutonyum 239 ile yapılana ise Fat Man dediler. Bu lanet bombalar saniyenin milyonda birinde bir milyon kere milyon kilo kalori enerji aciga cikartiyordu. Bu enerji havayi isitarak 12.000 metre yükseklinde bir bulut meydana getirmekte idi ve 400 metre capinda bir alani ates golune cevirmekteydi. İste ilk denemeler de aynı ayda New Mexio(1,2) collerinde gerceklestirildi. Bu patlamanın gerceklestigi ve o esnada neler yasandinigi daha detayli bir sekilde asagida yazacaz. O yuzden bu konuyu kapatmadan su bilgileride vermek istersek: biri 6 agustos da digeri ise 9 agustosya olmak uzere toplamda iki atom bombası ile saldırı gerceklesti Japonya’ya. Bunu yapanlar ise her ulkeye demokrasi goturen, insan haklari savunucusu, teror karsıtı supersonık ulke Amerika. Attıkları bombayı tasiyan ucak Enola Gay, bomba ise 600 metre havada patlatıldı. Ve yaklasik  150.000 kisi olmus.

Tamamdır hadi başlayak, önüm arkam sağım solum… neyse yazıya dönelim.

atomicbomb_feb20_2015

Öncelikle ne kadar hazirlikliyiz?

Nukleer silahlar dunyada her devletin 1945’ten beri nasil g*tu kurtaririz diye ustune cok kafa yordugu seyler oldugu icin biri oradan dugmeye bastigi zaman burada cart diye patlayan seyler degiller. Delivery platform dedikleri o nukleer savas basligini size ulastiracak bir tur alet gerekiyor. Ya fuzenin ucuna baslik olarak takiyorlar (ismi bu yuzden savas basligi) ya da ucaktan bomba olarak atiyorlar. Siz bu yaziyi Çankiri’nin ilcesinden okuyorsaniz kafaniza denizaltidan atilan bir slbm dusme ihtimali olmadigindan yaziyi komple es gecebilirsiniz. Bilecik, Çankırı, Çorum, Bayburt gibi yerlere kim niye atom bombasi atsin zaten. Yakinlarinizda muhtemel bir askeri hedef varsa hazirlikli olmakta fayda var.

Neyse delivery dedik. En bilinen metod nukleer fuze saldirisi oldugu icin oradan baslayalim. Kitalararasi bir nukleer fuzenin rampadan ayrilisi ve hedefe isabeti arasindaki ortalama sure 16 dakikadir. 29 NATO ulkesinden birindeyiz var sayalim, fuzeler yola cikar cikmaz NATO’nun rca 474l erken uyari radarlari tarafindan hemen kalkislari saptanacaktir. Atiyorum ilk saldiri’yi yapan da Rusya olsun, mobil topol-m bataryalari fuzeleri attiginda uyari sinyalleri alinmaya baslanacak ve ilk fuze atmosferde iyonosfer tabakasina eristiginde fuzenin tipi, gittigi yon ve %65 olasilikla hedefini ilk 4 dakikada ogrenmis olacagiz. Bunu bize bildiren sistemlerimiz var NATO olarak. Bu 16 dakikalik ortalama surede devletler seviyesinde kimin ne yapacagi nasil tepki verecegi en ince detaylarina kadar hesaplanmis. Ama halk ne yapacak? Fuzeler havadayken bu gececek 12 dakikada her şeyinizi koruyamazsiniz ama caninizi korumak icin şartlar müsaitse çok yeterli bir süre. Halka bu gibi durumlarda ilk haber veren genellikle medya oluyor. İngiltere, Fransa, ABD gibi ulkelerde halkin da televizyon radyo vs sistemlerinde bazi otomasyon ozellikleri var. misal siz dizi izlerken fuzeler yola ciktiysa çat diye televizyon yayini kesiliyor. Ekran kapkaranlik oluyor acil durum otomasyon sistemi devreye giriyor. Tek bir elden bütün bir ülkedeki her radyo ve tv acil bir durum olduğunu haber veriyor ve acilen sığınağa gitmenizi istiyor. rkiye’de bundan sorumlu olan kurum Sivil Savunma Genel Mudurlugu. Bildigim kadariyla boyle bir sistemleri var. İşler halde değilse de tum kanallarin onceden planlanmis bir ortak template yayini var. Sirenler calmaya basladiginda zaten anlayacaksiniz mevzuyu. Bu onceden haber verilme senaryosunda haber alamayip birden beyaz isik gormus Hirosimali Japonlara nazaran cok cok cok daha sansli oldugunuzu aklinizda tutun. Yasama sansiniz baya bi yukseldi onceden haber almaniz sayesinde. Bu saldiri senaryosunda :

⇒ Daha onceden boyle bir sey olsa ben ne yapardim nereye giderdim diye dusunmus olun. Aile babasiysaniz falan bir zahmet dusunun zaten. Olay aninda panigi azaltir aglayan cocugunuzun yaninda dusunmek plan yapmak zorunda kalmayin. Evet cok uzak bir ihtimal ama gun gelir ihtiyaciniz olur.

the-trinity-explosion-0-016-seconds-after-detonation-1945

                                                           (Patlamadan 0.016 saniye sonraki görünümü)

⇒ Evet su anda yasadiginiz sehre bir nukleer fuze geldigini ogrendiniz. Uzun guzel bir hayatla aranizda artik 3 adet engel bulunuyor. Nedir bunlar

a) Patlamadan sag cikacaksiniz,

b) Isidan sag cikacaksiniz ve

c) Radyasyondan kurtulacaksiniz

Eger siginaginiz varsa (ne mutlu size, ulkenin %97inda yok) kilidini falan acmak zorunda kalacaksiniz. Önden bildiginiz bir yere koymus olun. Eger giriste sikinti yoksa durumun mahiyetine gore iceride gunler ve haftalarca kalabilirsiniz. O yuzden iceride yiyecek ve su olmasi yasama sansinizi artirir. Su ozellikle daha sonra temizlenmek zorunda kalacaginiz icin de onemli. Esiniz dostunuz siginaga giderken siz maksimum bes dakikada ne kadar dayanikli yiyecek varsa bir cop torbasina doldurup goturuyorsunuz. Unutmayin, NATO talimnamelerinde siginaklara en cok depolanan yiyecek Snickers‘dir. Az yer tutar, cok enerji verir. O tip seyler lazim daha cok.

⇒ Eger siginaginiz yoksa bodrumunuz insallah vardir. Tepenize apartman da cokse bodrum katlari ilk kolonlar oldugundan sizi hayata baglayabilir. Siginaga ne goturecekseniz bodruma goturun. Işik el lambasi falan bunlara da cok ihtiyaciniz olacak. Cep telefonu sistemleri, telefon hatlari ve internet sebekeleri patlayacagindan sizi disari baglayacak sey bir el radyosu olabilir. Pilli ufak bir tane alin bulunsun.

⇒ Bodrumunuz da siginaginiz da yoksa, cok guzel. Evin en ortasinda camlardan en uzak bir yere cokun, ucak dusmesine karsi kafanizi nasil koruyorsaniz ayni sekilde bekleyeceksiniz.

⇒ Acik alandaysaniz. Çok buyuk tehlikedesiniz. O isik cigerinizi delip gecmeden siper bulup yatin. minik otoyol kopruleri alti, kanalizasyonlar, yol kenari su kanallari bulun bir sey. Buyuk kopruler viyadukler basiniza cokecegi icin cok da yaklasmayin.

Saklandiniz ve 12 dakika gecti. Patlamanin ilk once sesi veya gumburtusu gelmeyecek. igi gelecek. Gözü kor eden, gunesten yuzlerce kat parlak flas gibi bir isik. Ortalik bir anda gun isigindan daha parlak olacak, bu da demektir ki iste bombaniz patladi hayirli olsun. Bu esnada çığlik atmak aglamak sizlanmak size pek yaramayacagindan yapmaniz gereken en onemli iş : saymak. Sayi sayacaksiniz.Bu korkutucu beyazlik ne kadar suruyor? Bu cok cok onemli bir sey. Çunku flash’in persistence rating‘inden bombanin ne kadar guclu oldugunu anlayabilirsiniz. Bu da bundan sonra ne yapabileceginizi planlamak icin size guzel bir istihbarat verir. Mesela Hirosima‘da atilan 20 kilotonluk atom bombasi 2 bucuk saniye bir beyazlik yapmisti. Gunumuzun taktik nukleer silahlari 20-120 kiloton arasinda oldugundan 3 ila 7 saniye arasi bir flas bekleyebilirsiniz. Ayni sekilde gunumuzde 20 kilotonluk bir saldiri ya iran gibi nukleer teknolojisi olmayan bir ulkeden ya da bir terorist gruptan gelebilecegi icin bunlarda hayatta kalmak daha olasi. Ama 250 kilotonluk Rus standart ss-n-17 veya 22 gibi basliklar 10 saniye kadar parlakligini surdurecektir. Çin’in standart kitalar arasi basliklari 1 megatondur, 20 saniye boyunca gozunuzu acamazsiniz. Atilan 2 megatonluk bir hidrojen bombasiysa 30 saniye boyunca kor edici parlaklik surmeye devam eder. 25 megatonluk sehirleri haritadan silen hidrojen bombalarinda bu sure 45 saniyedir. 25 megatondan daha buyuk bir yield ise feasible sayilmaz. Ruslar Tsar bomba ile 50 megaton yaptilar ve 1.5 dakika bu flash surdu ama envantere girmedi.

atom-bomb-photo-harold-edgerton-3

⇒ Soylemek abes ama yine de soylemek lazim. O isiga bakmayin. Işigin geldigi yone bile bakmayin. Işıgin merkezine bir an bile bakarsaniz gecici kor olursunuz. 5 saniyeden uzun sure bakarsaniz daimi kor bile olabilirsiniz, retinal dokularinizi buyuk aciyla yakar. O flas yogun bir gamma isigi bombardimanidir. Işigin vucudunuza degdigi her saniye (uzakliginiza da bagli olarak) kanser riskini 10’un katlarinda artiran bir seydir. Bir nukleer silahin enerjisinin onemli bir yuzdesi bu isikla gamma isini olarak discharge edilir. Yani o isik henuz ortamdayken birakin isigi izlemeyi, girdiginiz delikten cikmayin bile. 1950’lerdeki brutal nukleer testler sirasinda bu isiga bakan insanlar 100 mil oteden bile derilerinin cok isindigini, dillerinde metal tadi olustugunu rapor etmislerdir, uzak durun.

Daha onceden sehrinizde hedef olabilecek askeri bir ussun varligi ve sizin bu hedefe olan uzakligi bilmeniz cok hayat kurtaran bir sey olabilir. Örnegin İncirlik Üssu bir nukleer exchange sirasinda ilk gidecek yerlerdendir. Zira orasi da nukleer bir depodur. Termonukleer b61 bombalari yeralti vaultlarinda saklaniyor. Ankara’daki bakanliklar, kuvvet komutanliklari, İzmir Şirinyer NATO, İstanbul Maslak nrdt-c, Ordu komutanliklari, taktik ve onleme hava usleri, Merzifon, Bandirma saha komutanliklari bunlar ise olasi hedeflerdir. Adana Seyhan, Elazig Keban, Urfa Ataturk barajlari, Tupras Petkim gibi sentetik yag tesisleri, Sinop, İzmir ve Mersin limanlari bunlar ulkenin belini kiracak muhtemel hedeflerdir. Yukaridaki tabloyu bulundugunuz sehirdeki hedef olabilecek en yakindaki yapiyla eslestirince sizin tehlikeye ne kadar uzak oldugunuz ortaya cikar. En kucuk atom bombasi olan 20 kiloton orneginden gidersek, daha cok zarar vermesi icin yere dusmeden 600 metre irtifada patlatilan bu bomba 1.6 kilometre gibi bir alani daire olarak (en kalin betondan bile yapilmis olsa) tuzla buz edecek. 2.4 km‘de sok dalgasi yikici etkisini yitirmis olacaktir. Patlama noktasina 4.5 kilometrede ise buyuk yanginlar gozlemlenecektir. Buna mukabil atilan fuze 20 kilotonluk degil 1 megatonluk standard bir Rus stratejik savas basligi olsaydi bu buyuk yanginlarin capi merkeze tam 19 kilometre olacakti. Yani o parlaklik 20 saniye suruyorsa patlama merkezinden 20 km uzakta olmaniz gerek ki evinizden yuruyerek cikmak icin bir sansiniz olsun.

⇒ Patlamanin ne kadar uzakta oldugunu kestiremiyorsunuz. Işigin suresinden kuvvetini hesapladiniz ama ne kadar yakinda patladi bu bomba? Onun da hesabi su sekilde. Eger isigin baslamasindan sonra patlamanin sesi 24 saniyede geldiyse, 5 mil / 8km uzaktasiniz.

>24s – 8km
>47s – 16km
>71s – 24km
>95s – 32km
>119s – 40km
>142s – 48km
>166s – 56km
>190s – 64km

Atom bombasi patlamalari 100 km‘den rahatlikla duyulur. Hidrojen bombasi sok dalgasi ise dunyayi dolasir. 100km uzakta insanlar yere duser. Öyle hesaplayin.

buster_vs_romeo_zoom

⇒ Işiktan sonra korkutucu olan kisim geliyor, blast. Nukleer bir saldirinin en korkulan tarafi budur.

Blast bir şok dalgasidir. En minimal patlayicidan en buyuk termonukleer silaha kadar yikici olan hersey yikiciliklarini blast etkisine borcludurlar. Patlamanin merkez noktasindan disari dogru onune cikan herseyi yikarak, demir celik beton tahta tas hicbirsey dinlemeyen gucten bir sok dalgasi bekleyeceksiniz. Bu dalga sesten hizli hareket edecegi icin geldigini de duymayacaksiniz. Geldiginde de kulaklari sagir edecek kadar gurultulu olacak. Patlamanin merkezine yakinlik burada hayatta kalma oraninizi direkt olarak etkiliyor. 2 kilometreden az bir mesafe varsa en kucuk atom silahlarinda bile bir siginaga girmeden o evden sag cikmaniz zor. Ev ahsapsa, kerpictense, bir konteynersa, prefabrik malzemeden uretilmisse cok cok daha zor. İlk iki kilometrede isik etkisi henuz surerken icinde bulundugunuz eve devasa bir yumrukla vurulmus gibi olacak. Agaclar koklerinden sokulup 1 kilometre havada ucacaklar. Arabalar takla ata ata yollarda suruklenecek. Evin icindeyseniz ilk once camlar patlayacak ve bir sarapnel gibi evin icini dolasip ayakta dolanan biri varsa agir yaralayacaklar. Ardindan blast inner core eve ulastigi zaman duvarlar koselerinden sokulup blast istikametinde evin kalanini gocerterek ilerleyecekler. Çatilar ucacak ve ev one arkaya sallanip yanmaya baslayacak. Ortamdaki sicaklik 1000 derecenin uzerinde cikmis olacak cunku. Boyle bir ortamda evin icinde olmak istemezsiniz. Olum ölmek istemiyorum la.

Ha unutmadan, blast cok kuvvetli oldugundan ve patlama sirasinda ortamdaki butun havayi da patlama merkezinden ejekte ettiginden bir de return blast kavramimiz var. Patlama merkezinde olusan hava boslugu emme etkisi yapacagindan daha sonra disaridan patlama merkezine dogru blastin geri dondugunu goreceksiniz. Bu ilkine gore daha zayif bir dalga olacak ama ilk blast etkisine yikilmayan evler ve agaclari da bu yikacak. O yuzden aha blast gecti hemen kacmaliyim diyerek darwin odullerine oynamayin. Bekleyeceksiniz.

⇒ Patlama merkezine 8 kilometreden yakin degilseniz, bu blast dalgalari uzerinizden (saklandiginiz yerden) yine kamyon gibi gececek. Ama buyuk ihtimalle orada sag cikabilirsiniz. Dizi olen insanlara gore daha zor bir sinav bekliyor olacak. Zira artik nukleer saldiri sonrasi ortamdan cikma gibi bir yukumlulugunuz var. Işik ve blast gectigi icin artik onunuzde hayatla ilgili iki engel bulunuyor. Yanginlar ve radyasyon.

Eger eviniz blast sirasinda yikilmadiysa ve cayir cayir yanmaya baslamadiysa (mahallenizde ciddi bir yangin basladiysa sizinki de yandi kabul edebilirsiniz) radyasyondan şu asamada guvendesiniz. Bir sonraki asamayi planlamaya gecebilirsiniz. Öncelikle blast gectigi anda disari bir goz atip ilk gozleminizi yapmaniz gerekiyor. igin kesilip blastin dondugu zaman mantar bulutunun kesin seklini aldigi zamanlara denk gelecek bu yuzden bombanin tam olarak nerede patlatildigini anlamak icin mantar bulutuna bir goz atmaniz gerek. Eger mantarin boynu sapkasina oranla cok inceyse (veya 30 kiloton alti silahlarda boynu kesik kesik veya eksikse, yere degmiyorsa) bombaniz cok yikici zarar vermesi icin havada patlatilmistir. Yani airburst‘tur. Buna karsin mantarin sapkasi cok koyu renkte ve/veya mantarin boynu sapkaya orantili olarak kalinsa silah yerde patlamistir. O sapkanin icindeki koyu renk bombanin sizin yerlesim yerinizden kaldirdigi toz toprak ve beton parcalaridir. Bu parcalar patlama sirasinda deli gibi radyoaktif hale geldiginden o toz ve toprak olumle es anlamlidir. Yerde patlatilan nukleer bombalar en kirli en radyasyon tasiyici kategoride oldugundan ve daha sonraki asamalarda sonraki planlamanizi cok etkileyeceginden ona da dikkat cekecegim. Bu asamada eger havada patlatilmis bir silahtan soz ediyorsak, terorist saldirisi ihtimalini defterden silebiliriz cunku onlarin havadan silah gonderecek sistemleri bulunmuyor.

maxresdefault

Mantar bulutuna baktiniz, simdi ogrenmeniz gereken sey ruzgar yonu ve hizi. Ortamda ruzgar yonunu gosterecek bir cisim ayakta kaldiysa onlara bakarak yonu ve hizi saptamaya calisin. Disari cikip parmaginizi yalayip falan havaya dikmeyin. Cep telefonu hava durumu servisinden o gunku duruma bakabilirsiniz. Patlama sonrasi havaya yayilan toz ve toprak asiri radyoaktif oldugundan bunlarin uzerinize konmasi, yuzunuze gozunuze yapismasi ve daha da felaket olarak bu tozu yutmaniz birkac haftaya kadar olebileceginiz kadar buyuk bir tehdit yaratiyor. Zira o tozlar artik gamma isini yayiyorlar. Eger o tozu icinize cektiyseniz, tozlu dudaklarinizi yaladiysaniz falan o tozlar sizin midenizde, nefes ve yemek borunuzda gamma yaninda artik alfa ve beta isimasi da yapmaya baslayacaktir. Gayri ihtiyari sokakta kusmaya baslayan insanlar gorduyseniz iste onlar bu olumcul hatayi yapan kimselerdir. Temizlenmek icin su gereksiniminden bahsetmistim. Yerde patlatilan bir nukleer baslikla havaya kalkan toz bu asamadan sonra serpinti yapacak, yani fallout olacak. Bu fallout settle olana kadar birkac gun gecinceye kadar siginakta kalmaniz icap ediyor. Disari ciktiysaniz elbiselerinizi siginagin disinda cikartip su ve sabunla diger insanlardan uzak bir yerde temizlenmeniz gerekiyor. Çok alakasiz ve mucizevi ama su ve sabunun radyoaktif materyalleri temizleyen bir ozelligi var. Disariyla bu asamada temas eden herkesi temizleyin, temizlenmeye ikna edin, siginakta boyle bir durumda tozlu elbiseleriyle gezen ve sizi dinlemeyen olursa gidip bayiltana kadar dovun. Ardindan soyup temizleyin ve esyalarini disari atin. Yediginiz yiyecege falan o tozun bulastigini dusunmek istemiyorum yani. Bir felaket senaryosu olur. Diger taraftan siginaga iste bu yuzden konserve ve paketli snickers depoladiniz. Nukleer tozdan temizleme derdi yok. Tekrar parantez acarsak, serpinti yapan tozun icinde alfa beta ve gamma isimasi yapan radyoaktif parcalar var. Alfa bir kagit veya deri tarafindan bloke edilebiliyor, yutmadiginiz surece sikinti yok. Beta derinizde yogun gunes yaniklarina benzeyen izler birakabiliyor. Ama gamma ise sizi delip gectigi gibi sizden sonra 20 santim kalinliginda kursun bir duvari da delebiliyor. Temizlenerek bu parcalari bedeninizden uzak tutmus olacaksiniz

Mantar bulutu gozlemi yaptiginiz zaman eger dolduramamissaniz su doldurmak icin uygun bir zamandir. Boruda kalan sular henuz radyoaktif degildir. En fazla isinmistir. Gelecek gunlerde bu temiz suya cok ihtiyaciniz olacagi icin su sebekesi is gormeyi surdurdugu muddetce evdeki her bidonu her siseyi her saksiyi suyla doldurup siginaga goturun. Eger ruzgar buluttan sizin yerlesiminize dogru cok hizli bir sekilde geliyorsa daha sonra temizlenmeniz gerekebilir.

⇒ Siginagin iceri toz girebilecek pencereleri vs varsa bunlari islak bezlerle kapatin.

Çok fazla su depolayamadiysaniz siginaktaki insan sayisi basina gunluk su limiti koyacaksiniz. Bu dagitilacak suyun basina da guvenilir birini vereceksiniz. Hayatta kalma minimum miktari olan 10 gunluk 3 litre su ve uzeri degerlerde paylasim yapin. Eger bu sure oncesinde su biterse fallout 1 senaryosuna hosgeldiniz. En guvenilir ve is bilen adam olarak vaulta su bulmaya disari siz cikacaksiniz. Bu hikayenin de sonu bellidir biraz. Suyu sizi dinlemeden harcayan biri olursa da siddet uygulamaktan cekinmeyin, iztirar hali diye bir olgu var. İnsan hayati kurtarmak icin oyle seyler yapilabilir. Siginakta herkesin hayatini tehlikeye atan insanlari oldurseniz bile ceza almayabilirsiniz ama bu kadar ekstrem islere girmeden kalan her yolu en azindan deneyin. Eger su bulmak mumkun degilse ve suyunuz azaliyorsa exodus zamani gelmistir. Orada artik duramazsiniz. cikmak ve daha guvenli suya erisimi olan bir yer bulana kadar post apokaliptik dunyayi arsinlamak zorundasiniz. Gecmis olsun.

⇒ Suyunuz da var siginaginiz da yiyeceginiz de. O durumda iceride kalacagiz. İceriye tum hava girislerini kesin. Tum pencereler sıkı sıkıya kapali etraflarina bez sarili, nbc korumasindan yoksun tum klimalar sogutucular kapali olacak. İceri toz girmesine musade etmemeliyiz.

⇒ Buraya kadar geldiyseniz, arabaniz da varsa cikip calisip calismadigini kontrol etmeniz gerekli olabilir. Patlama noktasina uzaktaysaniz araba da sag kaldiysa sizi ulkenin guvenli iclerine bir iki gun sonra goturmek icin cok kullanisli olabilir kendisi. Fallout yani serpinti henuz ulasmadan disari tum yuzunuzu kapatarak, bir gaz maskesiyle veya en kotu toz maskesiyle cikin. İceri girdiginizde tum vucudunuzu su ve sabunla yikayin. Tozlu elbiseleri de yokedin.

af0411fe-93e2-4de2-95ee-d4d5c37f426d

⇒ Geldik serpintiye. Patlama noktasina 20 kilometre uzakliktaysaniz. Ruzgar da bulundugunuz yere 10km/h hizinda esiyorsa. Nukleer serpinti bulundugunuz yere 2 saat sonra varacaktir. Bu kesin degil zira ruzgar ve hava sartlarina bagli olarak arti eksi bir iki saate kadar yolu var denebiliyor. O yuzden serpinti varana kadar boyle bir vaktiniz varsa arabaniz da calisiyorsa herkesi doldurup kacin oradan. Eger yaptiginiz tahminler serpintinin gelmek uzere oldugunu veya gectigini soyluyorsa bu cok problemli periyodu siginakta iciniz icinizi yerken gecireceksiniz. Disari cikmak ölumdur. Turkiyede kimsede oldugunu gormedim ama geiger sayaciniz falan varsa -ki niye olsun- bu esnada ilk tiktiklarinizi almaya baslayacaksiniz. Geiger sayaci ‘asiri’ hassas bir cihazdir. Siz bilmiyorsunuz ama bir sehre verilen suyun debisini olcmek icin de kendisi kullanilir. Konuya donecek olursak havadaki bir zerre Cesium137 bile geiger sayacini trak trak otturmeye yettigi icin hafif dalgalanmalar sizi panikletmesin. Sokaktaki veya duvarin ardindaki yuksek degerleri aliyor okuyor olabilir.

Bombanin gucu ve turu de serpintiyi cok etkileyecek olgulardir. 20 kilotonluk Hirosima ayarinda bir bombanin etrafindaki serpinti bulutu 6-7 kilometre kadar genistir. 25 megatonluk sehir katili bombalar ise 70 kilometrelik bir alana olumcul nukleer serpinti yapar. Yukaridaki hesaplamaya gore 20 kilotonluk bombada 2 saat olan serpintiye hazirlik sureniz 25 megatonluk bomba karsisinda 21 dakikadir. İste bir atom saldirisi karsisinda yapabileceginiz en onemli karar ani budur. Serpintiyi evde siginakta mi karsilamaliyim yoksa tum tehlikeyi goze alip arabayla basip gitmeli miyim? Karar sizin. igin suresi, bombanin gucu, mantarin sekli, mantarin rengi bunlara bakarak kararin dogrulugunu etkileyebilirsiniz. Ne yaparsaniz yapin, nukleer serpinti altinda acikta durmayin. Nükleer zehirlenme oluyor. Serpintiden kacma senaryolarinda en iyi cozum genellikle yoktur. Kotuyle daha kotu arasinda seçim yapmak zorunda kalirsiniz. Ne yaparsaniz yapin siginagin en derin yerinde bile normal bir insanin birkac kati radyasyona maruz kalacaksiniz. Hamile kadinlar icin dusukle sonuclanan zor surecler anlamina gelebilir. Eger siginak bana gore degil serpintiden kacarim diyorsaniz arabanizin olmasi bir zorunluluk. Yuruyerek kosarak nukleer serpintiden kacabilirsiniz ama radyasyon zehirlenmesi ve kanserden kacamayacaksiniz. Kotuyle en kotu arasinda secim yaparken kotuyu secebilecek kadar olgun davranin.

⇒ Arabayla serpinti gelmeden kacacaksaniz 20 kilotonluk Hirosima ayarinda bir bomba icin 150 kilometre kadar uzaga gitmelisiniz ki guvende olabilin. 1 megatonluk bir bombanin tam guvenlilik capi ise 450-500 km kadardir. Yani Ankara’ya 1 megatonluk bir Rus ss19 fuzesi dusse ve havada degil yerde patlasa, Adanaya kadar arabayla non stop uzamaniz gerekecektir.Şener Şen kosusu gibi hatta. Yolda neyle karsilasacaginiz mechul olabilir, trafik kilitlenmis olabilir, benzin istasyonlari yagmalanmis olabilir, esiniz vs hamiledir acil ilkyardima ihtiyac duyabilirsiniz. Bunlari yola cikmadan babam degil siz dusuneceksiniz.

⇒ Yine arabayla olay yerinden uzaklasiyorsaniz ruzgar yonunu hesap edin. Ruzgar patlama merkezinden size dogru esiyorsa ruzgari 90 derece yanlamasina alarak yandan fiymaya calisin. Yani auta degil taca cikmaya calisin cunku nukleer serpinti beklediginizden de hizli hareket ediyor olabilir. Az biraz zaman kazanmis olabilirsiniz. Ruzgar baska yonlere dogru esiyorsa bomba patlama merkezinin tam aksi yone tam gaz gidiyorsunuz. Arkaniza bile bakmayin. Serpintiyi sifir hasarla kapatmanin metodu arabayla ondan kacmaktir ama tabii bu da eger yapabilirseniz olur, yollar bossa, yolda basiniza baska bir sey gelmezse, bulut size erismezse vs vs. Ankaradan cikip yolda Konyaya da bomba dustugunu ogrenip iki fallout arasinda sandvic olmak gibi surprizleri de elimine ediyoruz bu senaryoda. Yani kacmak o derece zor bir karardir. Korkuyor musunuz? Gitmeyin. Yapamayacaginizi mi dusunuyorsunuz? Gitmeyin. Yolda trafik veya baska bir bomba olma ihtimali mi var? Gitmeyin. kacmak zor bir iştir. Kalirsaniz aldiginiz radyasyon dozunu azaltmanin yollari yine vardir.

⇒ Siginakta kalmayi sectiniz diyelim. Radyasyondan nasil korunacaksiniz. Çok zor degil. Zira radyasyon bir pil gibidir. Patlama esnasinda masif bir enerji bosalimi ile calismaya baslar ve zaman gectikce gucu duser. Patlamadan sonra belli bir sure beklemisseniz zayif bir pil haline gelir. Şu anki Çernobil santralinin de hali bir yerde budur. 1986‘daki radyasyon degerleri ile bu gunku degerler arasinda oldukca fazla bir fark vardir. Ama radyasyonun bildigimiz pillerden farki radyasyon decay grafiginin bir turev olmasi. Yani bir pil cat diye biterken radyasyonun enerjisi stabil olarak azaliyor. 25 yil gibi bir sure radyoaktiflesmis parcaciklar zayif ama farkedilebilir bir enerji yaymaya devam ediyor. İcindeki radyoaktif maddenin yari omru suresince oluyor bu. Mesela Polonyum210 184 gun boyunca radyoaktif kaliyor, Cesium137, 30 yil boyunca kaliyor, Strontium90 28 yil boyunca kaliyor. Uranium 235 ise cok stabil oldugundan 703 milyon yil(çüş aq) radyoaktif kaliyor. Atom bombasi atilmis bir yerde bu sekilde radyasyon asla sifir olamiyor. Ama Hirosima‘da bugun gayet normal bir yasam oldugu icin o degerlerdeki radyasyon da kisa vadede insan hayatini etkilemiyor diyebiliriz.

⇒ Radyasyon doz hesaplamasinda 7 kurali vardir. Nukleer patlama sirasinda ortalama 1000 rad/s gibi buldozer gibi bir radyasyon varken bu 7’nin katlari nispetinde 10 uzeri n eksi 1 bir deger kaybeder. Çok karisik oldu soyle bir ornek verirsek, Ankaranin gobeginde diyelim nukleer patlama oldu ve ilk radyasyon degerlerini 1000 rad/s okuyoruz. 7 saat sonra bu degerler 100 rad/saniyeye dusecektir. 7×7* saat sonra 10rad/s olacaktir. 343 saat sonra 1 rad/s seviyesine inecektir. İste sizin siginakta beklemeniz gereken sure buradan gelmektedir. Patlama noktasina olan uzakliginiz da burada dogrudan bir etki yapar ve merkeze cok uzaksaniz disarida okuyacaginiz ilk degerler de dusuk olacaktir. Ama diyelim eger atilan cok cok kirli israil yapisi bir notron bombasiysa aldiginiz radyasyon degerleri oyle astronomik seviyelerde olacaktir ki o falloutu hicbir siginakta bekleyerek bitiremezsiniz. Oyle bir zaman yoktur cunku, 30 yil siginakta beklenilmez.

⇒ Eger patlama merkezine yakinsaniz ve siginakta yuksek miktarda radyasyon okumasi yapiyorsaniz acilen bu konuda bir seyler yapmak zorundasiniz. Disari cikamazsiniz cunku oradaki radyasyon 100 kata kadar daha fazladir. Bu durumda iceriye kalkan yapmak durumundasiniz. Saatte 100 rad bir radyasyon kaynagi ile araniza 1 santimlik bir kursun plaka koyarsaniz plakanin diger ucunda alacaginiz deger 1/2 yani 50 rad / saattir. Agir metaller ozellikle kursun radyasyon soguran bir yapida oldugu icin bunlarin arkasina gecerek total dozu dusurebilirsiniz. 1 santimetre, kursun plaka icin yarilama olcusudur. 2 santimlik bir kursun plaka arkasinda alacaginiz deger 1/4 olacaktir. Yani saatte 25 rad ile hayatta kalma sansiniz artirilabilir. Kursun radyasyonu en efektif soguran metaldir. Ancak diger yapi malzemeleri de enerji sogurur, bu yarilama oranlari ise soyledir :

kursun : 1 cm
celik : 2.4 cm
beton : 6.1 cm
toprak : 9.5 cm
su : 20 cm
tahta : 30 cm
hava : 152 metre

Aldiginiz total doz radyasyonu maksimum 100 rem seviyesine indirmek zorundasiniz. Rem aldiginiz radyasyon dozudur ve 1 saat suresince 100 rad bir radyasyon kaynagina maruz kalmissaniz 100 rem dozunda radyasyon almissiniz demektir. Ne yaparsaniz yapin radyasyona maruz kalacaksiniz, disarida atom bombasi patlamis. Sadece alacaginiz doz degerlerini olabildigi kadar asagi cekebilirsiniz. Çevrenizde kusan derisinde yaniklar olusan inleyen sizlayan insanlar olacak bunlara yardim da prussian blue , iyot tabletleri gibi spesifik evde bulunmasi zor ilaclarla saglandigindan moralman kendinize hakim olmaniz gerek.

⇒ Siginakta olmaniz iceriye toz girmemesi falan muhim ancak icerisi hala deli gibi gama radyasyonuna maruz kaliyor dedik. Siginagin icinde de kendinize guvenli alanlar yaratabilirsiniz. Siginagin kosesine metal dolaplardan masalardan bir korugan yapip icine girmeniz girmemenizden daha sagliklidir. Vaktiniz oldukca etrafinizdaki materyalleri bu yiginin ustune dizerek tam bir korugan yapabilirsiniz. Bodrumdaki kalin kitaplar tuglalar demir plakalar. Hersey kendini koruyacagina sizi korusun.

20

Nereye s*cacaklar↵ sorunu. Bu da oyle hic kolay olmayan zurnanin zirt dedigi bir yer. Ama karsilasacaksiniz. Tuvalete gitmek klozete oturmak icin cayir cayir gama isimasi olan ust kata mi gideceksiniz? Hayir siginakta kalip cop torbasina s*cacaksiniz sonra bunun agzini baglayip bir yerde tutacaksiniz. Disarisi bu asamada hala ölum arkadaslar. Atom saldirisindan sag cikmis buraya kadar hayatta kalmissiniz bi de boktan sebeplerle olmeyin. Zaten siginakta iki haftadan uzun kalmak cok beklenilen bir durum degildir.

⇒ İki hafta dedik. siginakta iki haftalik yiyeceginiz var mi? Yok. O zaman kisa periyodlarla siginak disina cikip evin icinden yiyecek getirmek durumundasiniz. Elektrik altyapisi patladigi icin dolapta ne var ne yoksa bozulmus olabileceginden konserveler yine ilk tercihiniz. Siginaktan az guvenli bolgeye disari cikis sureniz patlamadan bes gun sonra maksimum 1 dakikadir. Altinci gun 1 dakika 20 saniyedir. Boyle kisa araliklarla disarida yapabileceginiz seyleri yapin. Gidip oh disardayim cicekleri sulayayim derseniz siginaga yaniklarla donebilirsiniz. Veya donemeden kusmaya baslayabilirsiniz. Unutmadan yiyebileceginiz seyler kalin ve duz derili meyveler olabilir. Muz mesela radyasyondan cok etkilenen bir meyve degildir kolay yikanir ve soyulunca korkmadan yersiniz. Ama marulu temizleyecegim derken su harcamak var, temizleyemeyip radyoaktif toz yemek var. En iyisi hic bulasmayin. Gelecek hafta yersiniz maruldur brokolidir, dunyada kaldiysa tabi.

radioactive-banana2

Nükleer serpintiyi siginakta karsiladiniz ve anlatilmaz yasanir bir zorlukta iki hafta civarinda bir sure iceride kaldiniz. Bundan sonra ne olacak? Nereye gideceksiniz? Nasil gideceksiniz, nasil gitmeyeceksiniz, yolda basiniza neler gelebilir bir bakalim.

⇒ Öncelikle artik hayatiniz degisti. Çocuklarin mutlu bir sekilde kostugu sokaklar artik dunku dunyaya ait olan seyler ve malesef ani olarak kalacak. Yeni hayata ne kadar kisa surede adapte olursaniz o kadar az sikinti yasarsiniz. Herkes uzgun herkes saskin, ama hayatiniz halen size ait. Yapabildiklerinizle kendinizle beraber ailenizi de buyuk ihtimalle kurtardiniz en muhimi de bu. Evdir yanar, arabadir patlar. Gidenlerin pesinden uzulup isinizi daha cok zorlastirmayin.

⇒ Şu asamadan sonra olabilecek milyonlarca senaryo var ama basit olarak gecmek gerekiyor. Çok bilindik iki ana branstan gidelim. Turkiyede nukleer silahlarla bastan sonra dumduz etmeleri nukleer bir savas sirasinda bile beklenmeyen bir durumdur. Ancak hepimiz Turkiye’de yasamiyoruz daha ciddi dusmanlari olan ulkelerde cok ciddi nukleer senaryolar aciga cikabilir. cikar.

⇒ Eger İŞİD(oh be söyleme fırsatı buldum, ulan İŞİD=DAEŞ=DEAŞ=DAİŞ. (DAEŞ ne la?)) gibi olmeye oldurmeye merakli bir gucun elinde boyle bir silah varsa bunu sinirlandirilmis saldiri / limited-exchange kategorisinde degerlendiriyoruz. Tek veya birkac bombanin en yogun insan hayatinin yasadigi yerlerde yerde patlamasi gibi bir durum aciga cikiyor. Pakistan, Kuzey Kore gibi ulkelerin bu derece uluslararasi aktorlere nukleer baslik verip proxy bir sekilde dusmanlarina indirekt zarar vermesi cok ihtimal haricinde olan bir sey degildir.

Limited exchange nukleer senaryolarda bir devlet mevhumu saldiri sonrasinda hala vardir. Altyapi tam anlamiyla bozulmamistir. Atiyorum Ankara’ya bir bomba dusmustur ve sehir mahvolmustur ama Ankara‘da pek cok devlet gorevlisinin olumuyle Turkiye Cumhuriyeti’nin komple teslim olmasi beklenmemektedir. Yonetimi ele alacak ama sivil ama askeri bir hukumet hemen ardindan karar mekanizmasini isletmeye baslayacaktir. Yan idareler, karayollari, demiryollari, ulusal basin agi vs limitli bir nukleer saldirida isleyisini surdurecektir. Hayat bildiginiz gibi olmasa da bildiginize yakin bir sekilde islemeye bu senaryoda devam eder. Kotunun iyisi budur.

All out exchange ise beterin beteri bir senaryo kategorisi oluyor. Burada Amerika gibi bir ulkeniz varsa Rusya veya Çin gibi potansiyel dusmanlariniz elinde ne var ne yok size atmis ve siz de o fuzeler dusmeden siz de kendi fuzelerinizi onlarin hedeflerine gondermissiniz, dunyada bir anda 26 bin nukleer basligin patlamis olmasi gibi kutsal kitaplarda okunanlardan beter bir felaket ortaya cikmis olmasi durumudur. Meteorolojik kisma gelmeden idari babta incelersek bu senaryoda siginaginizdan ciktiginizda tam anlamiyla baska bir hayata cikmis oluyorsunuz. O andan sonra hersey tam anlamiyla bir hatira oluyor. Devlet idaresi kalmiyor, herkes basinin caresine baksin gibi bir durum ortaya cikiyor. Hukuk kanun bu asamadan sonra hak getire oluyor. Fallout evreni ile max max arasinda bir durumdan bahsetmis oluyoruz. Anarsiye hos geldiniz, icinde cop torbasina s*ctiginiz siginak o anda gozunuze disaridan daha guzel gelmeli. İnsanligin son demleri artik onlar.

⇒ Ana senaryo olan sinirlandirilmis nukleer saldiriya donelim. Siginaginizdan ciktiniz ve ortalik tam anlamiyla bir ana baba gunu olacaktir. Şehrin siluetinde buyuk degisiklikler soz konusudur. Patlama noktasina baktiginizda yogun ve siyah bir duman sehrin merkezinden goge yukseliyor olacak. Radyasyon tolere edilebilir seviyeye indigi icin nereye baksaniz hala suren yanginlar cayir cayir siren sesleri sokaklari arsinlayip sehirden cikmaya calisan insanlar goreceksiniz.

⇒ Bu asamada sehre girisler yasaklanacaktir cunku Tarkovsky filmlerindeki gibi bir bolge / zone kavramina dahil olmus bulunacaksiniz. Bu da tek saldiri senaryosunda mumkun olan bir sey. Bu asamada aklinizdan cikarmamalisiniz ki sizin kentinizde bir atom bombasi patladi ve serpinti azalsa da halen suruyor. Sehre yeni girisler hemen durdurulmak zorunda ki iceri girenler de ayni saglik sorunlarina maruz kalmasinlar. Sari beyaz musamba nbc kiyafetli gaz maskeli tipler goreceksiniz. Bu sevindirici bir gelisme cunku devlet fonksiyonunun varligina bir isaret. Eviniz bu zone icinde kaldiysa yapabileceginiz cok fazla bir sey yok, hayatin sizin icin baska yerde baska planlari olabilir. Bu noktada ya yiyecek ve suyunuz bitecek ve bunlari aramak icin artik siginaginizi kendiniz terkedeceksiniz ya da devlet gorevlileri kapi kapi arastirmalarina baslayarak olen ve kurtulanlari tasniflemeye baslayacaktir. Radyasyonun durumuna gore evinizden tek bir parca esya almadan oradan zorla tahliye edilebilirsiniz.

⇒ Siginak ve radyasyon konusunda sizin kadar akilli davranmayan ve evde normale yakin yasamlarini surduren komsulariniz bu asamada henuz olmedilerse öluyor olacaklar. Radyasyon zehirlenmesi bir hastalik degildir. Bulasici hic degildir. Ancak bu raddede onlara yardim icin yapabilecek bir seyiniz de bulunmuyor. Yuksek doz radyasyon zehirlenmelerine bagli olarak tanidiginiz insanlari boyle gormek kabuslariniza girer. Mideniz kaldirmiyorsa ortalarda mal mal dolasmayin. Kendilerine igretiyle falan bakmayin.

Siginaktan kendi imkanlarinizla ayrilacaksiniz insan hayatinin zayif radyoaktif ortamda 3’lu kuralini hatirlayin. 3 dakika havasiz, 3 saat siginaksiz, 3 gun susuz ve 3 hafta yiyeceksiz hayatta kalamazsiniz. Siginaginizi terketmek sizi serpinti parcalariyla dogrudan bir araya getirdigi icin disarida siginakta oldugunuzdan cok daha fazla radyasyona maruz kaliyor olacaksiniz. Gamma isimasi bu noktada zayifladigi ancak alpha decay bitmedigi icin soludugunuz ve yuttugunuz tozlardaki alfa ve beta parcaciklari sizi bir anda radyasyon zehirlenmesiyle bir arada birakabilirler. En unlu alfa kaynaklarindan olan polonyum 210 siyanurden ikiyuz elli bin kat daha zehirlidir. Gramın milyonda biri bir zerresi insani uc gunde oldurur. Özetle : havadaki tozlar buyuk bir tehlike tasiyor. Ne yediginize ne soludugunuza dikkat etmek zorundasiniz. Bu en az 140 gun boyle.

Hiroshima, Japan in ruins after the dropping of the atomic bomb, August 6, 1945. August 1945. People have built a shelter. The bomb ìLittle Boyî, was dropped on Hiroshima by an American B-29 bomber, the Enola Gay, flown by Colonel Paul Tibbets, directly killing an estimated 80,000 people. By the end of the year, injury and radiation brought the total number of deaths to 90,000-166,000. Hiroshima, Japan. (Photo By Galerie Bilderwelt/Getty Images)

⇒ Yine kendi imkanlarinizla cikarken iki sebepten bunu yapiyor olun.
1) Siginaginizdan daha guvenli bir yer oldugunu biliyorsunuz ve oraya varmak icin bir planiniz var,

2) Baska bir careniz yok, yiyecek ve su bitiyor veya bilinmeyen hesaplanmayan baska bir tehlike bas gosterdi ve/veya bombanin tek bomba olmadigini bir sekilde ogrendiniz devletten yardim gelemeyecek. O durumda da baska careniz yoktur.

⇒ Kendi imkanlarinizla siginaktan cikarken su ihtiyaciniz minimal seviyelerde karsilanamaz. 10 gun uc litre degil artik cok daha fazlasina ihtiyaciniz olabilir (eger yuruyorsaniz daha da cok). Bu durumlarda evde Termosifon gibi bir seyiniz varsa icindeki suyu kullanabilirsiniz. Yiyecek icinse cok daha fazla dikkatli olmalisiniz. Agzi patlamadan once paketlenmemis, acilmis sonra tekrar kapanmis hicbir seye guvenemezsiniz. Snickerslar bountyler tadelleler sizin yine post apokaliptik dunyada yardiminiza kosuyor. Komsulariniz olmuslerse yiyecekleri konserveleri vs sizden sonraki yagmacilari beklemesin girip alin.

İstanbul gibi bir sehir merkezindeyseniz yeralti tunelleri ve metrolarini guvenlige erismek icin kullanabilirsiniz.

⇒ Disari cikarken ne giyeceksiniz? Radyoaktif toz halen havada ucusuyor dedik. Bu durumda en iyi olasiliginiz musamba ve naylon kapsonlu yagmurluk. Eldiven, cizmeler, yuzunuze gaz olmadi toz maskesi. O da olmazsa bir havlu, tshirt veya esarp. Tozun saclariniza girmemesi icin kapson surekli kafanizda olacak. O anda size zarar vereceginden degil daha sonra bu tozu guvenli ortama girdiginizde etrafa sacmamak icin kapatacaksiniz. Kisaca anlatmak gerekirse butun vucudunuzu kapatacaksiniz. Acik gorunen kisimlari bantlamayi bile dusunebilirsiniz. Mutlaka ve mutlaka goz koruyucu takmaniz lazim. Gozleriniz nemli oldugundan toz cekecek ve beta emitter bir parca gozunuzu hemen yakmaya tahris etmeye baslayacaktir. Sabunlu suyla gozlerinizi o ortamda yikamak bir dert, sabun ve goz gibi iki oksimoronun bir araya gelmesi bir dert. Takin o yaz denize gitmek icin aldiginiz deniz gozlugunu bitsin. Tatil falan kalmadi artik.

Silah. bireysel silahlanmanin gerekliligi ile ilgili tartismak isteyenler dumani tuten sehirden arta kalanlara tekrar bakabilirler. Eskiden yollar tehlikeli idiyse simdi cok daha beteriyle karsilasacaksiniz. Medeniyet ac insanin olmadigi yerde vardir derler. Bir nukleer saldiri sonrasi marketler yagmalanir, benzinciler yagmalanir, evlere girilip yagmalanir cunku ciddi coklu bir saldirida altyapi coker. Marketlere yiyecek gelmez olur. Halk ac kalir. Ac kalan ve kendi basinin caresine bakmak zorunda kalan halkin oldugu yerde de medeniyet inise gecer. Bu durum ortaya cikarsa besin piramidinin ortalarinda kalan siz olabilirsiniz. Daha iyi argumanlari (silahlari) olan insanlar kendi baslarinin caresine bakmak icin sizin yiyecek ve suyunuzu almaktan imtina etmezler. Silaha en ihtiyaciniz olan zamanlardan birinde yasiyorsunuz. Eger varsa geride birakmayin.

⇒ Mumkun oldugu kadar asfalttan, kaldirimlardan, tas zeminden hedefe yuruyun. Tarlalardan geceyim topraga basayim derken serpintiye maruz kalmis bomba bulutundan cikmis tozlarla daha fazla muhatap oluyorsunuz.

⇒ Siginabilecek ve geceyi gecirebilecek bir yer bulunca elbiselerinizi cok dikkatle cikarmak zorundasiniz. Disi toz kapli oldugundan sadece icine temas ederek mumkunse gozunuzde gozluk ve agzinizda maskeyle bu islemi gerceklestirin. Elbiseleri degistirmek daha az beta parcacikli bir hayata giden yolun ilk adimidir. Bu da yeni hayatinizda kansersiz fazladan bir 10 yil demek olabilir.

⇒ Çocuklarinizi yurutmeyin, omuzlarinizda donusumlu olarak tasiyin. Onlar radyasyona sizden cok daha dayaniksizdir. Toz topragi da bilmeden vucutlarina daha kolay alirlar. Yerden yuksekte tozdan uzakta tutmak ise yarar. Daha da onemlisi neye dokunuyorlar neyle oynuyorlar biliyor olursunuz.

⇒ İlk gun gidebildiginiz kadar uzaklasmak ve ancak yorgunluktan bayilacakken durmak sizi beklediginizden cok daha uzaga goturur. Ertesi gunler bu ilk yolculuk gunu kadar kolay olmayacaktir. İlk gun ne yol katederseniz sizin yarariniza olur. Yiyecekleriniz ve kiyafetlerinizi de guvenli bir yerde mumkun oldugu kadar uzun bir sure tutmus olursunuz.

Tum dunyanin nukleer fuzelerle birbirine girdigi bir senaryoda ise hayatta kalmaniz planiniza bagli. Buyuk bir ihtimalle de o planiniz tek atimlik bir barut. Eger gerceklestiremezseniz, hedefinize varamazsaniz, varip umdugunuz sonucu yakalayamazsaniz; atiyorum İstanbul‘dan sag cikmayi basardiniz ve ulkenin iclerine yolculuk ediyorsunuz. Bursa, Eskisehir, Ankara’nin da yolda nukleer fuzelerle dumduz oldugu haberini alirsaniz ruzgarda savrulan bir yaprak gibi dimdizlak kalacaksiniz. Boyle bir senaryoda zaman cok onemli bir faktordur, cunku dunya genelinde binlerce nukleer fuzeden bahsediyoruz. Tum dunyadan kalkan radyoaktif toz atmosferin daha once gitmemis yuksekliklerine gidecek. Stratosferde radyoaktif toz birikmesi olacak ve en son Krakatoa patlamasinda yasanmis doga olaylarini goreceksiniz. Ornegin toz yuzunden gun batimlari en az 6-7 yil boyunca inanilmaz bir guzellikte kirmizi olacak. Bunun beraberinde toz dunyaya gelen gunes isigini da oldukca kritik bir sekilde soguracagi icin siginaginizdan ciktiginiz andan sonra sizi bekleyen en guc kosullari goreceksiniz. Yani ‘nukleer kış’

‘Nukleer kış’, dunyada en az 100 sehrin ayni anda tamamen yanmasiyla ortaya cikan atmosferdeki toz duman ve partikullerin gunes isigini cok uzun yillar bloke etmesiyle yasanacak olan (kesin degil ama cok olasi) bir hipotetik ekstrem mevsim. Bu senaryoda tam bir       winter is coming’ hadisesi oluyor. Kis sicakliklarinda deniz kiyilarinda -20 dereceler cok olasi, kara iklimin hukum surdugu yerlerde ise benzeri gorulmemis -60li sicakliklar gorulebilecek. Yaban hayatindan tutun ormanlara kadar hersey bu ani iklim degisikliginden cok etkilenecek. İnsanlik yeni bir buzul cagi yasamasa da altyapinin tarimin olmadigi bu sartlarda cok buyuk bir insan populasyonunu hayata nasil tutunacagi bir muamma. Zira tarihte belli donemler oldugunu biliyoruz ki bazi yillar yaz mevsimi hic gelmemis. Nukleer kis senaryosu bunun birkac yila uzanmis bir versiyonu. Atmosferdeki radyasyon da tum dunyaya yayilacagi icin dunyada bitki ortusunun tamamen yok olmasi gibi korkunc durumlarla karsilasilacagini iddia edenler de vardir. Ancak Çernobil ve Pripyat bugun bir Wasteland olmamissa umut vardir diyebiliriz. Yine de ben olsam madenleri denerdim.

anime-art-city-destroy-the-in-alion-new-xp-windowswindows-pc-them-mobile-themes-walls-free-268390-4

⇒ Anti radyasyon ilaclari olup olmadigini soruyorsunuz, potasyum iyodur / potassium ionide alip radyasyondan korunamaz miyiz? O konu sıkintili ki soyle. Evet potasyum iyodur bir nukleer saldirinin size zarari olacak pek cok ozelliginden bir tanesinde cok yardimci oluyor. Nedir o? İyot 131 notralizasyonu konusu. Bir atom bombasi patladiginda cikan radyoaktif partikullerin %3 kadari iyot 131 denen bildigimiz iyotun radyoaktif hali olarak cevreye saciliyor. İyot 131 bir beta parcacigi emiteri, yani gamma isinindan cok beta parcalari saciyor. Bu da sadece yutar, uzun sure deriye temas ettirir veya solursaniz size ciddi hasar verecek bir sey. Ancak isin kotu yani vucut normal iyot ile iyot 131 arasindaki farki bilemiyor. Radyoaktif iyotu da normal iyotmus gibi tiroid bezinizde depolamayi surduruyor. Tiroid kanseri hastalarinin da radyoaktif iyot aldigini dusunursek eger ilerlememis bir tiroid kanseriniz varsa g*te bala atom bombasi patlamasiyla kendiliginizden tedavi bile olabilirsiniz. Ama eger yoksa bir sure sonra tiroid kanseriniz olabilir. Çernobil santrali patladigi zaman tiroid vakalarinin yuzlerce kat artis gostermesi hep bu iyot 131 yuzundendir. Potasyum iyodur iyi ve doyurucu bir iyot kaynagidir tiroid bezinize yerleserek daha fazla iyot alamayacak hale getirir. Dolayisiyla radyoaktif iyot tiroidinize yerlesemez. Nukleer saldiri sonrasi kanserlerin en hizli kendini gosterenine karsi kendinizi boyle belese korumus olursunuz. Ancak kolay erisilebilen bir ilac da degildir. Fukushima patlamasi sonrasinda karaborsaya dustugu bile olmustu.

Hala hayatta mısın? Yemin ediyorum helal olsun…

Bu yazıyı buraya kadar okuduysan eğer sana nükleer silah milah etki etmez, çok ciddiyim. Olası bir kıyamet senaryosunu bile atlatabilirsin..

Kaynaklar: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20, 21

Konu Hakkında Resimler: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 

(Not: Ortalama bir insanın dayanabileceği şiddette resimler bunlar. Çok daha kötü görüntüleri de bulmak mümkün.)

Yapay Zeka 1

 “İnsan yaşamının Dünya’daki yükselişiyle karşılaştırılabilecek bir değişimin eşiğindeyiz.”

Vernor Vinge
Burada duruyor olmak nasıl bir his?
Durması bayağı etkileyici bir yere benziyor — ama bir zaman çizelgesinde durmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlayalım: sağınızda ne olduğunu göremiyorsunuz. Yani aslında orada durmak böyle bir his:
Uzak Gelecek — Pek Yakında
Bir zaman makinesine binip 1750‘ye döndüğünüzü düşünün — dünyada elektriğin olmadığı, uzun mesafe iletişimin ya yüksek sesle bağırmak, ya da havaya top ateşlemek anlamına geldiği, ve tüm ulaşımın saman üzerinden gerçekleştiği bir zaman. Oraya vardığınızda, rastgele birini alıp 2015‘e getiriyorsunuz ve etrafı gezdirip her şeye tepki göstermesini izliyorsunuz. Otobanda yarışan parlak kapsüller görmenin, okyanusun diğer tarafında bulunan biriyle konuşmanın, 1000 kilometre uzakta oynanan sporları izlemenin, 50 yıl önce gerçekleştirilen bir müzikal performansı dinlemenin, ve gerçek hayattan bir görüntü yakalayabileceği, yaşanan bir anı kaydedebileceği, nerede olduğunu gösteren hareketli doğaüstü mavi bir noktanın bulunduğu bir harita yaratabileceği, ülkenin diğer ucunda olsa bile biriyle yüz yüze konuşabileceği ve daha dünya dolusu sihir yapabileceği büyülü dikdörtgen kutumu kullanmanın onun için nasıl bir şey olduğunu anlamamız imkansız. Bunların hepsi ona interneti göstermenizden, ya da Uluslararası Uzay İstasyonu‘nu, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı‘nı, nükleer silahları veya genel görelilik gibi şeyleri açıklamadan önce hem de.
Onun için bu tecrübe şaşırtıcı veya şok edici veya dudak uçuklatıcı olmazdı—bu kelimeler yeterince büyük değil. Ölebilirdi bile.
Ama asıl ilginç şey şu — eğer 1750‘ye geri döndükten sonra bizim onun tepkisini görmemizi kıskandıysa ve aynı şeyi denemeye karar verdiyse, zaman makinesine binip zamanda aynı mesafede geriye giderdi, 1500 civarı bir yıldan birini alıp 1750‘ye getirir ve ona her şeyi gösterirdi. Ve 1500‘den gelen adam birçok şeye şaşırırdı — ama ölmezdi. Onun için çok daha az delice bir tecrübe olurdu, çünkü 1500 ve 1750 bayağı farklı olsa da, 1750 ve 2015 kadar farklı değillerdi. 1500‘deki adam uzay ve fizikle ilgili bazı akıl almaz şeyler öğrenirdi, Avrupa’nın şu emperyalizm modasını ne kadar sevdiğini görünce etkilenirdi, ve aklındaki dünya haritasında büyük değişiklikler yapması gerekirdi. Ama 1750‘deki günlük yaşamı izlemek — ulaşım, iletişim, vb. — onu kesinlikle öldürmezdi.
Hayır, 1750‘deki adam bizim onunla eğlendiğimiz kadar eğlenmek istiyorsa, onun çok daha geriye gitmesi gerekirdi — belki MÖ 12,000‘e kadar falan, Tarım Devrimi‘nin ilk şehirlere ve uygarlık fikrini doğurmasından öncesine kadar gitmesi gerekirdi. Eğer tamamiyle avcı-toplayıcı dünyasından biri — insanların aşağı yukarı bir başka hayvan türü olduğu zamandan biri — 1750‘nin geniş insan imparatorluklarını, yükselen kiliselerini, okyanusu aşabilen gemilerini, “içeride” olma konseptlerini, ve devasa bilgi birikimlerini ve keşiflerini görse — muhtemelen ölürdü.
Ya o da öldükten sonra, kıskanıp aynı şeyi yapmak istese? Eğer 12,000 yıl öncesine, MÖ 24,000‘e gidip birini tutsa MÖ 12,000‘e getirse ve ona her şeyi gösterse, getirdiği herif “Ee napalım yani, kimin umrunda?” falan derdi. MÖ 12,000‘deki herifin aynı eğlenceyi yaşaması için, 100 bin yıl öncesine gidip ateşi ve konuşma dilini ilk kez gösterebileceği birini getirmesi gerekirdi.
Birinin geleceğe gidip tecrübe edecekleri şoktan ölmeleri için, bir “öldüren gelişme seviyesi” [ya da bir Öldüren Gelişme Birimi (ÖGB)] yaşanmış kadar ileri gitmeleri gerekirdi. Demek ki avcı-toplayıcı zamanlarında bir ÖGB için 100,000 yıldan fazla süre geçmesi gerekiyordu, ama Tarım Devrimi sonrasında, yalnızca 12,000 yıl falan gerekti. Sanayi Devrimi sonrasında dünya o kadar hızlı gelişti ki 1750‘deki birinin bir ÖGB yaşanmış olması için yalnızca birkaç yüzyıl ileri gitmesi gerekiyor.
Bu şablon —insan gelişiminin zaman ilerledikçe daha da hızlı ilerlemesi—, fütürist Ray Kurzweil‘in “insan tarihinin İvme Kanunu” dediği şey. Bunun yaşanmasının sebebi daha gelişmiş uygarlıkların, az gelişmiş uygarlıklara göre daha hızlı gelişme kabiliyetine sahip olmaları — çünkü daha gelişmişler.  19. yüzyılda insanlık, 15. yüzyıla göre daha fazla bilgiye ve daha gelişmiş teknolojiye sahipti, bu yüzden insanlığın 19.  yüzyılda 15. yüzyıla göre daha ileri gelişmeler yaşaması şaşılacak bir şey değil — 15. yüzyıldaki insanlık, 19. yüzyıldaki insanlığın dengi değildi.
Bu daha küçük ölçeklerde de çalışıyor. Geleceğe Dönüş filmi 1985‘te çıktı, ve “geçmiş” 1955‘te yer aldı. Filmde, Michael J. Fox 1955’e döndüğünde, televizyonun yeniliği, soda fiyatları, kulak tırmalayan elektro gitarların henüz popülerleşmemiş olması ve argodaki farklılıklar tarafından şaşkınlığa uğratılmıştı. Farklı bir dünyaydı, evet — ama eğer film bugün çekilseydi ve geçmiş 1985’te yer alsaydı, film daha büyük farklılıklarla daha eğlenceli olabilirdi. Karakterimiz; kişisel bilgisayarlar, internet veya cep telefonlarının olmadığı bir zamanda olurdu — filmdeki Marty McFly 1955’te kendini ne kadar zamanının dışında hissettiyse, bugünün Marty McFly’ı — yani 90’ların sonlarına doğru doğan bir genç, 1985’te kendini zamanının çok daha dışında hissederdi.
Bunun sebebi az önce bahsettiğimiz şeyin sebebiyle aynı — İvme Kanunu. 1985 ve 2015 arasındaki ortalama gelişme hızı, 1955 ve 1985 arasındakinden fazlaydı — çünkü 1985-2015 arasında dünya, daha gelişmiş bir dünyaydı —. Son 30 yılda, ondan önceki 30 yıla kıyasla daha çok değişim yaşandı.
Yani — gelişmeler büyüdükçe büyüyor ve çok, çok daha hızlı yaşanıyor. Bu geleceğimizle ilgili etkileyici bazı şeyler söylüyor, değil mi?
Kurzweil, 20. yüzyılda yaşanan bütün gelişmelerin, 2000 yılındaki gelişme hızıyla yalnızca 20 yılda tamamlanabileceğini söylüyor — diğer bir deyişle, 2000 yılında gelişme hızı, 20. yüzyıldaki ortalama gelişme hızından beş kat daha hızlıydı. 20. yüzyıl değerinde bir gelişmenin 2000 ile 2014 arasında yaşandığına, ve 20. yüzyıl değerinde bir gelişmenin daha 2021’e kadar yaşanacağına inanıyor, yalnızca yedi yıl içinde.  Birkaç on yıl sonra, 20. yüzyıl değerinde bir gelişmenin aynı yıl içinde birkaç kez yaşanacağına, biraz daha süre sonra ise, bir aydan kısa sürede yaşanacağına inanıyor.  Yani neticede Kurzweil, İvme Kanunu dolayısıyla 20. yüzyılda yaşanan gelişmenin 1,000 katının 21. yüzyılda yaşanacağına inanıyor.
Eğer Kurzweil ve ona katılanlar haklıysa, 1750’deki adamın 2015’te şaşırdığı kadar biz de 2030’da şaşırabiliriz — yani bir sonraki ÖGB yalnızca birkaç on yıl içinde yaşanabilir — ve 2050’de dünya bugünkünden o kadar farklı olabilir ki tanıyamayabiliriz bile.
Bu bilim kurgu değil. Sizden veya benden daha akıllı ve bilgili birçok bilim insanının inandığı bir şey bu — ve tarihe bir göz atarsak, mantıken tahmin etmemiz gereken şey de bu.
O zaman neden, “dünya 35 yıl sonra tamamen tanınamayacak bir halde olabilir” gibi bir şey dediğimde, içinizden “Güzelmiş… Ama yok ya…” diyorsunuz? Geleceğe dair acayip tahminlere karşı şüpheci bir tavır takınmamızın üç sebebi var:
1) Konu tarih olduğunda, düz çizgiler halinde düşünüyoruz. Önümüzdeki 30 yıldaki gelişmeyi hayal ederken, önceki 30 yılı göz önüne alıyoruz. 21. yüzyılda dünyanın ne kadar değişeceğini düşünürken, 20. yüzyıldaki gelişmeyi alıp 2000 yılına ekliyoruz. 1750’deki adamımızın 1500’ten birini getirip kendisinin aynı mesafe kadar gelecekte yaşadığı şaşkınlığı yaşamasını beklerken yaptığı hata da buydu. Üstel düşünmemiz gerekirken doğrusal düşünmemiz gayet içgüdüsel bir olay. Eğer biri bu konuda daha akıllıca düşünmek isterse, önümüzdeki otuz yılın gelişmesini önceki otuz yıla bakarak değil de, şu anki gelişme hızını göz önüne alarak tahmin edebilir. Daha isabetli olurdu, ama yine de oldukça isabetsiz. Gelecek hakkında doğru bir biçimde düşünmek için, şeylerin şu anda ilerlediklerinden çok daha hızlı ilerlediklerini hayal etmeniz gerek.
2) Yakın geçmişin gidişatı genelde çarpıtılmış bir öykü anlatıyor. Öncelikle, sarp bir üstel eğri bile yalnızca ufak bir kısmına baktığınızda doğrusal durur, tıpkı büyük bir çemberin ufak bir kısmına yakından baktığınızda neredeyse düz bir çizgiye benzemesi gibi.  İkinci olarak, üstel büyüme tamamiyle düz ve tek şekilli değil. Kurzweil, gelişmenin “S eğrileri” şeklinde yaşandığını açıklıyor:
Bir S, yeni bir paradigma dünyaya yayıldığında oluşan gelişme dalgası tarafından yaratılıyor. Eğri üç evreden geçiyor:
1. Yavaş büyüme (üstel büyümenin erken safhası)
2. Hızlı büyüme (üstel büyümenin son, patlayıcı safhası)
3. Söz konusu paradigma olgunlaştıkça bir düzleşme
Eğer yalnızca yakın geçmişe bakarsanız, S eğrisinin şu an üzerinde bulunduğunuz parçası, gelişmin ne kadar hızlı yaşandığını görmenize engel olabilir. 1995 ve 2007 arasındaki süre zarfı internetin patlamasını, Microsoft, Google ve Facebook‘un halk arasında yaygınlaşmasını, sosyal medyanın doğuşunu, ve cep telefonlarının, sonra da akıllı telefonların tanıtımını gördü. 2. Evre buydu: S‘nin ani büyüme kısmı. Ama 2008-2015 arası, teknolojik açıdan bakarsak, daha az çığır açıcı oldu. Bugün gelecek hakkında düşünen birisi, şu anki gelişme hızını ölçmek için son birkaç yılı inceleyebilir, ama bu büyük resmi kaçırmak olur. Hatta, tam şu an, yeni ve kocaman bir 2. Evre büyümesi hazırlanma safhasında olabilir.
3) Kişisel tecrübemiz bizi gelecek hakkında adeta inatçı ihtiyarlar yapıyor. Dünya hakkındaki düşüncelerimizi kişisel tecrübelerimize dayandırıyoruz, ve bu tecrübe yakın geçmişteki gelişme hızını kafalarımıza “işlerin işleyişi” olarak kazımış durumda. Tecrübemizden gelecek hakkında tahminler yapan hayal gücümüz tarafından da sınırlanmış durumdayız — ama genelde, bildiğimiz şeyler bize gelecek hakkında doğru tahminler yapmak için gereken şeyleri vermiyor. Gelecek hakkında, bizim tecrübeye dayalı “işlerin nasıl işlediği fikri”yle çelişen bir tahmin duyduğumuzda, içgüdümüz bunun saf bir tahmin olduğunu söylüyor. Eğer size, bu yazının ilerleyen kısımlarında, 150 veya 250 yaşına kadar yaşayabileceğinizi, hatta ölmeyeceğinizi söylesem, içgüdünüz “Saçmalık ya — eğer tarihten bildiğim tek bir şey varsa, o da herkesin öldüğüdür.” der. Ve evet, geçmişte ölmeyen kimse olmadı. Fakat uçaklar icat edilmeden önce uçak uçuran kimse de olmamıştı.
Yani bu yazıyı okurken içinizden geçen “yok ya” hissi size doğru gibi gelse de, muhtemelen yanlış. Gerçek şu ki, eğer duruma gerçekten mantıksal yaklaşıyorsak ve tarihsel şablonların devam etmesini bekliyorsak, önümüzdeki yıllar içinde beklediğimizden çok, çok, çok daha fazlasının değişeceği sonucuna varmalıyız. Mantık ayrıca şunu iddia ediyor: eğer bir gezegendeki en gelişmiş canlı türü ileri doğru daha büyük adımlar atmaya hızlanarak devam ediyorsa, bir noktada, o kadar büyük bir adım atacaktır ki, bilinen kadarıyla yaşamı ve insan olmanın ne anlama geldiğini tamamen değiştirecektir. Tıpkı evrimin, insanoğluna doğru çok büyük bir sıçrama yapana dek zekaya doğru büyük adımlar atmaya devam etmiş olması, ve insanoğluna yaptığı sıçramadan sonra her canlı için Dünya’da yaşamanın ne anlama geldiğini kökten değişmiş olması gibi. Ve eğer bilim ve teknolojide günümüzde neler yaşandığını öğrenmeye biraz vakit ayırıyorsanız, bildiğimiz kadarıyla yaşamın bir sonraki adıma karşı koyamayacağının belirtilerini görmeye başlarsınız.
Süperzeka’ya Giden Yol
YZ Nedir?
Eğer siz de benim gibiyseniz, Yapay Zeka‘nın absürd bir bilim kurgu konsepti olduğunu düşünüyordunuz, ama son zamanlarda bu konuyu ciddi insanların konuştuğunu duyuyorsunuz ve tam olarak kavrayamıyorsunuz.
Birçok insanın YZ terimi hakkında kafasının karışık olmasının üç sebebi var:
1) YZ’yi filmlerle ilişkilendiriyoruz. Yıldız Savaşları, Terminatör. 2001: Bir Uzay Destanı. Hatta Jetgiller. Bunların hepsi kurgu, robot karakterler de. O yüzden YZ de biraz kurgu gibi geliyor bize.
2) YZ geniş bir konu. Telefonunuzun hesap makinesinden sürücüsüz arabalara ve gelecekte dünyayı önemli ölçüde değiştirebilecek bir şeye kadar dağılım gösteriyor. YZ bunların hepsini kapsıyor, bu da biraz kafa karıştırıcı haliyle.
3) Günlük yaşamlarımızda YZ’yi sürekli kullanıyoruz, ama YZ olduğunun genelde farkında olmuyoruz. 1956‘da “Yapay Zeka” terimini bulan John McCarthy, “YZ çalıştığında artık kimsenin ona YZ demediğinden” şikayetçiydi. Bu fenomen yüzünden, YZ kulağa genellikle bir gerçeklikten ziyade efsanevi bir gelecek tahmini gibi geliyor. Aynı zamanda, geçmişten gelen ve hiçbir zaman meyve verememiş olan bir pop konsepti gibi duruyor. Ray Kurzweil, YZ’nin 1980’lerde solduğunu söyleyen insanlar duyduğunu, kendilerini “2000li yılların başlarında nokta-com iflasıyla internetin öldüğü konusunda ısrarcı olanlara” benzettiğini söylüyor.
Şimdi bunları bir düzene sokalım. Birincisi, robotları düşünmeyi bırakın. Bir robot, bazen insan biçimini taklit eden, bazen ise etmeyen bir taşıyıcı sadece —  YZ ise, robotun içindeki bilgisayar. YZ beyin, robot ise vücudu — varsa tabii. Örneğin, Siri’nin ardındaki yazılım ve veri Yapay Zeka, duyduğumuz kadın sesi o Yapay Zekanın kişileştirilmiş hali. İşin içinde robot falan yok gördüğünüz üzere.
İkincisi, muhtemelen “tekillik” veya “teknolojik tekillik” terimini duymuşsunuzdur. Bu terim matematikte normal kuralların geçerliği olmadığı asimptot gibi bir durumu tanımlamak için kullanılıyor. Fizikte ise Büyük Patlama‘dan önce hepimizin içinde sıkışık halde olduğu sonsuz derecede küçük, yoğun bir kara delik ya da nokta gibi bir fenomeni tanımlamak için kullanılıyor. Yineleyelim, genel kuralların geçerli olmadığı durumlar. Vernor Vinge, 1993’te yazdığı ünlü bir makalesinde bu terimi gelecekte teknolojimizin zekasının bizimkini geçtiği bir noktaya uyarladı — bu noktada, bildiğimiz kadarıyla yaşam sonsuza dek değişmiş olacak ve normal kurallar artık geçerli olmayacak. Ray Kurzweil daha sonra işleri biraz daha karıştırdı ve tekilliği şöyle tanımladı: İvme Kanunu‘nun uç bir hıza ulaştığı, teknolojik gelişmenin sonsuz görünen bir hızda gerçekleştiği ve sonrasında tamamen yeni bir dünyada yaşayacağımız bir zaman. Günümüzdeki birçok YZ düşünürünün bu terimi kullanmayı bıraktığını öğrendim, kafa karıştırıcı zaten, o yüzden burada pek kullanmayacağım (bu fikre odaklanacak olsak da).
Son olarak, YZ geniş bir konsept olduğu için birçok farklı YZ tipi veya biçimi olsa da, düşünmemiz gereken kritik kategoriler YZ’nin kapasitesine bağlı. Üç ana kapasite kategorisi var:
YZ Kapasite 1) Yapay Dar Zeka (YDZ): Bazen Zayıf YZ olarak da isimlendirilen Yapay Dar Zeka, bir alanda uzmanlaşan YZ’dir. Satrançta dünya şampiyonunu yenebilen bir YZ var, ama yapabildiği tek şey bu. Bir hard diskte veri depolamanın daha iyi bir yolunu bulmasını söyleyin, size boş boş bakacaktır.
YZ Kapasite 2) Yapay Genel Zeka (YGZ): Bazen Güçlü YZ veya İnsan Seviyesinde YZ olarak da isimlendirilen Yapay Genel Zeka, her konuda bir insan kadar akıllı bir bilgisayardır — bir insanın yapabileceği herhangi bir düşünsel aktiviteyi gerçekleştirebilecek bir makine. YGZ’yi yaratmak YDZ’yi yaratmaktan çok daha zor bir iştir, ve henüz başarabilmiş değiliz. Profesör Linda Gottfredson zekayı “Diğer şeylere ek olarak, akıl yürütme, planlama, problem çözme, soyut düşünme, kompleks fikirleri kavrama, hızlı öğrenme, ve tecrübeden öğrenme yeteneklerini içeren genel bir düşünsel kabiliyet” olarak tanımlıyor.  YGZ tüm o şeyleri en az sizin kadar kolay yapabilir.
YZ Kapasite 3) Yapay Süperzeka (YSZ): Oxford’lu filozof ve önde gelen YZ düşünürlerinden Nick Bostrom, süperzekayı “Bilimsel yaratıcılık, genel bilgelik ve sosyal yetenekler dahil olmak üzere neredeyse her alandaki en iyi insan beyinlerinden çok daha akıllı olan bir zeka” olarak tanımlıyor. Yapay Süperzeka, bir insandan birazcık daha akıllı olan bir bilgisayardan milyarlarca kat akıllı olan bir bilgisayara kadar hepsini kapsıyor. Yapay Zeka konusunun bu kadar çetrefilli olmasının ve hem ölümsüzlük, hem de yok olma kelimelerinin bu yazılarda birden fazla geçecek olmasının sebebi YSZ.
Şu an insanlık YZ’nin en düşük kapasitesini —YDZ’yi— birçok şekilde zaptetti ve her yerde kullanıyor. YZ Devrimi YDZ’den, YGZ aracılığıyla YSZ’ye giden bir yol — sağ kurtulamayabileceğimiz bir yol, ama ne olursa olsun her şeyi değiştirecek bir yol.
Bu alanda önde gelen düşünürlerin bu yol hakkındaki düşüncelerine ve bu devrimin neden düşündüğünüzden daha yakın bir zamanda gerçekleşebileceğine yakından bir göz atalım:
Şu An Neredeyiz — YDZ ile İşleyen Bir Dünya
Yapay Dar Zeka, belirli bir konuda insan zekası veya verimliliğine eşit, ya da daha ileride olan makine zekasıdır. Birkaç örnek:
• Arabalar YDZ sistemleriyle doludur: ABS fren sisteminin ne zaman devreye gireceğini belirleyen biglisayardan, yakıt enjeksiyonu parametrelerini ayarlayan bilgisayara kadar. Google’ın şu sıralar test edilen sürücüsüz arabası, çevresini algılayan  ve ona göre tepki veren güçlü YDZ sistemlerini içeriyor.
• Telefonunuz adeta ufak bir YDZ fabrikası. Harita uygulamasını kullanarak yol bulduğunuzda, Spotify’dan zevkinize uygun müzik tavsiyeleri aldığınızda, yarının hava durumuna baktığınızda, Siri’yle konuştuğunuzda, ya da başka düzinelerce günlük aktivitede YDZ kullanıyorsunuz.
• Epostanızın spam filtresi klasik bir YDZ — neyin spam olup neyin olmadığını belirlemek için önceden yüklenen bilgilerle başlıyor, sonra sizin yaptığınız belirli seçimlerle tecrübe kazanarak öğreniyor ve zekasını size göre düzenliyor. Nest Termostat da günlük düzeninizi öğrenip ona göre hareket ederek aynı şeyi yapıyor.
• Hani Amazon’da bir ürün aradıktan sonra başka bir sitede o ürünü “sizin için önerilenler” kısmında görünce ya da Facebook kimi arkadaş olarak eklemenizi söylediğinde biraz tırsıyorsunuz ya?  İşte o YDZ sistemlerinden oluşan bir ağ, kim olduğunuz ve nelerden hoşlandığınız hakkında birbirlerini bilgilendiriyorlar, sonra da bu bilgilerle size ne göstereceklerini belirliyorlar. Amazon’un “Bunu alanlar bunları da aldı…” olayı da bu — görevi milyonlarca müşterinin davranışlarından bilgi toplayıp bu bilgileri sentezleyerek size daha fazla şey satmak olan bir YDZ sistemi.
• Google Translate bir başka klasik YDZ sistemi — belirli bir görevde etkileyici derecede iyi olan bir sistem.  Ses tanıma da bir örnek ve bu iki YDZ’yi takım olarak kullanarak bir dilde konuştuğunuz cümleyi bir başka dilde sesli olarak söyleyen birçok uygulama var.
• Uçağınız indiğinde hangi kapıya gitmesi gerektiğini belirleyen bir insan değil, biletinizin fiyatını belirleyenin de bir insan olmadığı gibi.
• Dünyanın en iyi dama, satranç, scrabble, tavla ve othello oyuncularının hepsi YDZ sistemleri.
• Google, sayfaları sıralayıp size ne göstereceği konusunda inanılmaz derecede sofistike metodlara sahip büyük bir YDZ beyni. Facebook’un Haber Kaynağı kısmı da aynı şekilde.
•Ve bunlar yalnızca tüketici dünyasında olanlar. Sofistike başka YDZ sistemleri askeri, imalat ve finans (yüksek frekanslı algoritmik YZ borsacıları, ABD borsasındaki hisse senetlerinin yarısından sorumlu) gibi sektörlerde, ve doktorların teşhis koymalarına yardımcı olan uzman sistemlerde kullanılıyor. En ünlü olanıysa IBM’in, en usta Jeopardy şampiyonlarını kolayca yenebilecek kadar bilgi bulunduran ve Trebek’in çekingen konuşmasını rahatça anlayabilen Watson isimli sistemi.
YDZ sistemleri şu anki halleriyle korkutucu değiller. En kötü ihtimalle, hatalı veya yanlış programlanmış bir YDZ, bir güç nakil şebekesini devre dışı bırakmak, nükleer santral arızasına sebep olmak, veya bir borsa felaketine (bir YDZ programının beklenmedik bir duruma yanlış tepki gösterip menkul kıymetler borsasını kısa süreli bir düşüşe geçirerek beraberinde 1 trilyon dolar götürdüğü 2010’daki Flash Crash gibi) yol açmak gibi izole felaketlere neden olabilir.
Fakat YDZ varoluşsal bir tehdite yol açacak kabiliyete sahip değil. Ama bu zararsız YDZlerden oluşan büyük ve karmaşık ekosistemi, yolda olan ve dünyayı değiştirecek fırtınanın bir öncüsü olarak görmeliyiz. Her yeni YDZ buluşu YGZ ve YSZ’ye giden yola bir tuğla daha ekliyor. Veya Aaron Saenz‘in gördüğü üzere, dünyamızın YDZ sistemleri “dünyamızın ilkel bataklıklarındaki amino asitler gibi” — beklenmedik bir gün uyanan yaşamın cansız kaynakları gibi yani…

Tek Atımlık Hak

Tek atımlık hakkın var, asla boşa kullanamazsin.
Tek atımlık hakkın var, asla karavana yapamazsın.

Ister evrimsel süreçte tamamen ‘rastlantısal’ süreçlerle, tamamen şans veya termodinagin ikinci yasası olan entropinin etkisiyle bu bilinçliliği kazandığını düşün; istersen de bir Yaratıcı Rab tarafından imtihan edilmek için gönderildiğine inan sonuç fark etmez.

Her halükarda tek bir ömre ve yaşam süresine sahipsin.

Eğer evrimsel süreçlerle var olduğunu düşünüyorsan: seni bu düşünebilen,bilinçli,akıllı insan(homo sapiens) olma sürecine taşıyan ve senden önce gelen tüm canlılara içinde bulunduğu populasyonda diğerlerinden farklılaşarak aslında büyük bir risk alan değişimci türlere, diğer canlı türlerinden dönem dönem ayrılarak yeni bir tür meydana getiren ortak atalara, hatta ilk defa sudan kafasını çıkartma cesaretinde bulunan Eusthenopteron‘a, sürüngenlerden ayrılıp çok radikal bir değişikliğe uğrayan ilk memeli olan Eozostrodon‘a, ya da ondan yaklaşık 100 milyon yıl sonra yaşamış ağaçlara tırmanabilen fare görünümündeki memeli Eomaia scansoria‘a, ya da tüm o yırtıcı dinozorlar arasında hayatta kalmayı başarabilmiş kemirgene, 2001 de fosili bulunmuş ve ilk defa ayağa kalkma cesareti göstermiş Orrorin tugenensis‘e, ya da yaklaşık 6 milyon yıl önce tek bir dişi maymunun iki kızından biri olup günümüz şempanzelerinin değilde biz akıllı insanların büyükannesi olmayı seçmiş Mitokondriyal Havva‘ya çok şey borçlusun…


three_busts_l_horizontal-bucci-2

2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da ‘Güney Maymunu’ anlamına gelen ve biz insanlara evrilen Australopithecus‘e, ya da bizi besin zincirinin tepesine çıkartmayı yaptığı büyük ölüm-kalım avlarına borçlu olduğumuz homo cinsine mensup diğer Homo erectus,Neandertal türlerin atalarına, daha da önemlisi ilk defa dikmeyi-dikiş yapmayı düşünebilip bunu başarmış ve bizi buzul çağında hayatta tutabilmiş kadına, yaklaşık 12 bin yıl önce toprağın gücünü keşfedip tarım devrimini başlatan ilk insana, tekerleği bulan mucide, ilk defa yazma becerisi kazanıp zamana meydan okumayı akleden insana, ilk defa insan nedir ve bu dünyadaki görevi nelerdir gibi sorular sorup bunun üzerine kafa yoran ve modern düşünme biçimimizi başlatan Antik Yunan filozoflarına, yine bu Antik Yunan eserlerini çevirip bunlara cevaplar vererek modern bilimin temellerini atan Arap filozof ve mucitlerine, Rönesans dönemini başlatan öncü sanatçılara, dünyayı ve evrende var olan yasaları matematik dilinde açıklamaya çalışan Newton ve Barrow gibi insanlara, hatta adını bildiğimiz Öklid’e, Pisagor’a, Arşimed’e, Aristo’ya, Platon’a İbni Heysem’e, Biruni’ye, İbni Sina’ya, El Harezmi’ye, Descartes’a,Leonhard Euler’e, Marie Curie’e, Nikola Tesla’ya, Michael Faraday’a, James Clerk Maxwell’e, Galileo’ya, Edsger Dijkstra’ya, Dennis Ritchie’ye, Darwin’e, Einstein’e, Turing’e hatta Atatürk‘e… Ve bunlardan önce ve sonra gelen diğer tüm yenilikçi-mucit-kaşif-matematikçi-filozof-psikolog-hukukçu-devlet adamı-komutan-sanatçı‘lara bir borcun var.

awqqd

Yaklaşık 2-3 milyar önce ortaya çıktığı düşünülen mekanizması daha tam açıklanamamış ilk protein sentezi yapabilen prokaryot hücrenin atası ve dolayısıyla yeryüzünde gelmiş-geçmiş tüm canlıların atası, ilkel canlılık örneği sunan o ilk varlığa…

Hepsinden önemlisi de, tüm bu 2-3 milyarlık süre boyunca pes etmeyip, tüm zor şartlara rağmen, mevsimsel döngülere, kıtlıklara, doğal afetlere, diğer yırtıcı canlıların saldırılarına rağmen varlığını korumayı başarmış tüm ortak atalara, o ilk canlı-cansız arasında bir yerde duran hücremsi yapıdan taa günümüzdeki insanı yani seni dünyaya getiren anne-babana, geçmişte yaşanan onca akıl-almaz ve yok etmeye yönelik olay ve durumlarda dahi çekirdeğinde taşıdığı potansiyel ‘Sen’ i yok olma pahasına bir sonraki türe aktarabilmiş canlılara bir şeyler borçlusun!


gyud

Eğer bir kör saatçi mantığıyla değilde bir akıllı tasarım fikrine inanıyorsan da, sana sonsuz hiçlik potansiyelinden bir varlık olma şansını vermiş Tanrı‘ya bir şeyler borçlusun. Mesajına kulak vermelisin, O‘nu anlamaya çalışmalısın…

“İnsan kendisinin sahipsiz, sorumsuz, başıboş, kimseye hayrı dokunmaz bir halde bırakılacağını mı sanıyor?” dediği bir ayet vardır Kutsal Kitapta.


muslim_german_bundeswehr_ground_patrol_pray_namaz_1920x1080_46010-2

Hemen şimdi öldüğünü düşünelim: bu yaşına kadar bir sürü saçma saçma işler yaptın, ne kendine ne insanlığa ne de bu 13.7 milyar yıllık muazzam medeniyete yarar-fayda sağlayacak işler yaptın. Belki kah milliyetçi oldun, damarlarında asil kanın aktığını savunup tüm hayatını bu temele oturtarak ve tüm enerjini bunu ispatlamaya çalışarak geçirdin, kah ateist oldun ve bilimi-evrimi salt ateizmi yaymak,dinleri yeryüzünden silmek istedin, bilimi kendi pis işlerine alet ettin, kah hazcı-hedonist oldun ve tüm yaşam süreni biraz daha fazla zevk almak için harcadın, kah ırkçı oldun mensup olduğun ırkın mükemmel olduğunu diğerlerinin anca hizmetçi olabileceğini savunup bu uğurda insanlar öldürdün, toplama kampları yaptın, insanları yakıp küllerinden sabun yaptın, kendi ırkına mensup ama yakışıklı olmayan-çirkin-topal-kısa boylu olanları da yavaş yavaş yok ettin, kah tüm hayatını tasavvufa verdin,insanı kamil olmak için yıllarca bir hırka-gömlek yaşadın,kuru ekmek ve su içtin, nefsini terbiye edeceksin diye toplumdan soyutlandın, kah tüm enerjini ve zamanını islamcı olmaya ayırdın, tek amacın islamı yaymak, bu dine daha fazla kelle kazandırmak olduğunu sandın, kah cihat diye insanların kafasını kesip kanlarını Akdeniz’e akıttın, senin görüşünü savunmayanları bazukaladın, kah dünyadaki diğer tüm insanları kendinin hizmetçisi sandın, etlerinin kendine helal olduğunu savundun, kah savunduğun şeyi daha meşru ve toplumdan daha çok destekçi kazanmak için dinle karıştırdın, kutlu yol dedin, sonsuza dek sürecek bir devlet ütopyası oluşturdun ve tüm enerjini buna harcadın, kah kendi millet ve devletine hizmet etme aşkına içine din karıştırdın,dini kirlettin, kah mitinglerde daha fazla oy toplamak için eline Kutsal Kitap alıp salladın, saygısızlık ettin, kah hiçbir şeyi kafana takmayıp, sadece yaşadın, böyle dümdük hemde… Kah her şeyi maddeye bağladın;bilinci, var olmayı ve diğer her şeyi, kah ilginç ilginç enerjiler türettin, Jüpiterin yükselmesinin, Venüs’ün gece çok parlamasının bugün sende büyük bir değişime sebep olacağını savundun, kah Hindistan’da bir budist oldun,kah elini avucunu dünyadan çekmiş pejmürde bir insan oldun…

 

sdwled

 

Sahip olduğun, genlerinde ve yüreğinde taşıdığın bu mirasın hakkını, yukarıda örnek verdiğim saçmalıklarla direkt insan olmaya hakaret sayılabilecek bu ham düşünce-akımlarla nasıl vereceksin?

Hiç mi saygın yok senden öncekilere?

Hiç mi kendini borçlu hissetmiyorsun?

Ya da öldün ve öbür tarafa gittin, hiç mi düşünmüyorsun hayal kırıklığına uğrayabileceğini.

-Ama ben öyle sandın,
-Ama Tanrım çok mantıklı gelmişti o zaman,
-Ama tüm arkadaşlarım,ailem bu kökenden geliyor,
-Ama Tanrım o kitabı okuyup çok etkilendim, çok doğru gelmişti söyledikleri,
-Ama bu içinde bulunduğum şey için daha önce yüzlerce insan ölmüştü,
-Bu dava uğruna binlerce şehid vermiştik,
-Bunu dünyaya yaymak için nice canlar toprağa gitmişti

İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım, biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek.

Ya da böyle olmayacak olsa bile bu yine de seni kurtarmaz. Bu kurtulup-kurtulmamayı sadece cennet-cehennem olarak düşünürsen yanılırsın. Ayrıca öldükten sonra yok olmayacağın fiziğin en temel kanunlarında bile belirtilmiş. Vardan yok olmayacaksın ve bu bilinç devam edecek. Ölümden sonrasının nasıl olacağını da kimse bilmiyor tabi.

Son olarak:

Hayal kırıklığına uğramaman umudu ve duasıyla…

nothing

Python’a Giriş

Python-programming-Feature_1290x688_MS

 

Herkese selamlar,

Bu yazı serimizin ilki olduğu için hemen bu yazımızda ve ilerideki yazılarda hangi sorularınıza cevap bulacağınıza değinelim,
Seri, tahminen 15 yazıdan oluşacak ve sıfırdan başlayıp sizi orta seviye üstü(upper intermediate :))  bir seviyeye kadar çıkartacak.

Biraz Python’ın kendisine bakalım. Bildiğiniz üzere Python açık kaynak(open source) kod olup, herkese ve her kesime açık. İsteyen istediği gibi kullanıp, geliştirebiliyor. Aynı zamanda hali hazırda çeşitli gönüllülerden oluşan Python Yazılım Vakfı’da var. ( Python Software Foundation)
Şu an piyasada iki çeşit Python sürümü var. Biri 3x ve diğeri 2x. Benim tavsiyem 3x sürümünü seçmeniz çünkü şu an neredeyse tüm geliştiriciler bunun üzerine çalışmakta.
Hemen şurası Pythonın  kendi sitesi. Siteye girip sol üstten ‘download’ yazan yere tıklayıp çıkan seçeneklerden 3x sürümünü indirebilirsiniz.

Peki neden Python? Neden Java,C#,C++,C, PHP,Cobol,Fortran vs değilde Python? En basit cevabı: Çünkü basit 🙂 (Tabi bazılarının alanları çok farklı ama olsun)
Python’ın birkaç paketi var ve bunlardan birkaçı Numpy, Scipy, Matplotlib’dir. Matlab’ın toolboxlarıyla benzer işler yapan bu modüller bedava olmasına rağmen bahsettiğim Matlab Toolbox’ları ise binlerce dolardır. Sadece bu bile başlı başına seçim yapmaya yeter.
Beleş(tabi sadece Ağa’ya değil köylüye de beleş,ula ağanın… neyse) olmasının yanında açık kaynaklı olduğundan üzerinde her türlü oynama ve geliştirme de yapabiliyorsunuz. Ticari bir projenizde kullanıp herhangi bir yere ücret ödemenize gerek olmuyor.

Bunlar dış etkenler ve direkt göze çarpanlar. Oysa içine girince ilk göze çarpan şey çok basit ve yalın olan söz dizimi(syntax). Evet gerçekten bir sürü parantezden, süslü tanımlardan arındırılmış basit ve şık bir yazıma sahip.

Ekrana ‘merhaba dünya’ yazdırmak için sadece
Hello World

yazmanız yeterli.Halbuki diğer dillerde önce statik void yok bilmem main void parantezler virgüller falan.

Daha akademik ifadeleri İTU Fizik Bölümü’nden Berkin Malkoç, ‘Temel Bilimler ve Mühendislik Eğitiminde Programlama Dili Olarak Python’ adlı makalesinde(pdf) ele almış. Makalede kısaca:

+Açık kaynaklı ve ücretsiz, istediğiniz gibi kullanmakta özgürsünüz. Herhangi bir şirketle, firmayla, mahkemeyle, telif hakkıyla uğraşmayacaksınız.

+Kolay bir söz dizimine sahip olması. Kodların kolay okunması ve anlaşılır olması.

+Dinamik bir dil ve yorumlayıcıda çalışıyor. Derlemeye(compile) gerek olmadan yorumlanarak çıktı üretiyor.

+Nesne yönelimlidir(OOP(Object Oriented Programming).

+Sürekli olarak geliştiriliyor ve kullanan kişi sayısı gün geçtikte katlanıyor

+Bilimsel araştırmalarda çok kullanılıyor

Olmasından ötürü Python’ın seçilmesi gerektiğini belirtmiş.

Tekrar buraya dönecek olursak, önümüzdeki yolu şöyle çizebiliriz:
Python nedir gibi bir sorudan başlayıp,ki deniz seviyesine göre 0(sıfır), Yapay Zeka(Artificial Intelligence)’da Python kullanımı, Raspberry Pi 3 programlamada Python, arayüz tasarımı(GUI) gibi ileri seviye{ki deniz seviyesine göre +3000m civari ki bunu en yüksek çıta olan Everest(8.848 m)’e göre oranlayabiliriz} konuları diyebileceğimiz konulara da değineceğiz.
Paralel olarak yine bu blogta Yapay Zeka, Assembly, Raspberry Pi, Arduino, Robotik gibi konular da işlenecek.

Bu Python programlama dili maceramızın ilk basamağı biraz Python ve geliştiricisinden bahsetmek istiyorum. “I am the author of the Python programming language.” Diye başlamış Guido van Rossum abimiz. Kendisi 1956 yılı Hollanda doğumludur. Şu an Dropbox’ta çalışıyor ve daha önce de(2005) Google’da çalışmış. Söylediğine göre çalıştığı yerde zamanının yarısını Python’ı geliştirmek için harcıyormuş. Ve Python’ı 1980’lerin sonuna doğru geliştirmiş.(Kasım 1989)

Peki bu ismi nerden bulmuş? Anakonda, çıngıraklı yılan, çıyan, kobra falan da olabilirmiş diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz çünkü esinlendiği şey bir hayvan değil komedi grubu Nam-ı diğer Monty Python grubu. Ki bu grup BBC için Monty Python’s Flying Circus adlı 45 bölümlük bir dizi çevirmişler ve van Rossum abimiz bunları pek sevmiş. Bu arada Anaconda adında bir Python editörü de varmış.

Evet programlamaya başlamadan önce değinilmesi gereken çoğu konuya değindik. Unutmuş olabileceğim konular muhakkak vardır ama hatırladıkça ilerleyen yazılarda ekleme yaparız.

Şimdi ise biraz algoritmadan bahsedelim. Algoritma, belli bir problemi çözmek ve belli bir amaca ulaşmak için tasarlanan yol demek. Wikipedia’da direkt bu yazıyor. Ve kökeni taa 800’lerde yaşamış Harezmi’den geliyor. İlk olarak bu kelimeyi kullanan da yine kendisidir.(Hisab el-cebir ve el-mukabala)
Algoritmaların da bir sürü çeşidi vardır. Bizim programlamada, en azından Python’da, kullanacağımız algoritma ise kısaca yazacağımız programın sonuca ulaşması için izleyeceği mantık basamaklarından oluşuyor.

Mesela arkadaşınızdan telefon bekliyorsunuz diyelim. Sürekli olarak telefonun çalıp çalmadığını kulaklarınızla kontrol etmeniz lazım ki bu 1.basamağı oluşturuyor. Eğer telefon çalmıyorsa o an ne iş ile ilgileniyorsanız yapmaya devam edebilirsiniz. Bu kontroller sırasında telefonun çalma sesini duyarsanız, yaptığınız işi bırakıp telefona yönlenmeniz lazım ve bu da 2.adımı oluşturur.(Tabi telefonun misafir odasındaki eski elle döndürmeli telefon olduğunu da unutmayalım ) Sonra eğer telefona yetiştiyseniz ve hala çalmaya devam ediyorsa elinize alıp kulağınıza götürüp -Alo demeniz lazım. Ve bu da 3. Ve son basamağı oluşturuyor. Tabi arada atladığımız çok şey var ama temel mantık bu şekilde diyebiliriz.

Eğer programlamaya yeni başlayan biri iseniz mümkün mertebe algoritma üzerine bayağı çalışmanız ve temel mantığını öğrenmeniz lazım. Bunun için size ‘hourofcode’ projesini gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Tabi piyasada çeşitli kitaplarda mevcut.

Ve nihayet ilk kodumuzu yazmaya geldi sıra.
Adetten olduğundan ilk olarak ekrana bir ‘Hello World’ yazalım. Bunun için 3x sürümünü indirip kurduğunuz Python 3x kısayoluna tıklayıp Etkileşimli Kabuk’u açıyoruz.
Karşımıza şöyle bir şey çıkacak:

Shell

Şimdi etkileşimli kabuk açıldığına göre yazabiliriz:

Hello World

 

 

Eğer sorunsuz bir şekilde yukardaki gibi bir sonuç ile karşılaştıysanız siz bu işi kaptınız demektir.

Çünkü Mark Zuckerberg, Elon Musk, Steve Jobs, Jeff Bezos, Guido van Rossum gibi dâhilerin de yaptıkları ilk iş bu idi. Kim bilir belki ilerde sizde bir süper kahraman olabilirsiniz. Hatta Şirinleri bile görebilirsiniz belki.

Print Komutu ve Temel Bilgiler
Şimdi biraz yazdığımız koda geri dönelim ve incelemeye başlayalım.
Ekrana >>>print() diye bir şey yazdık. İşte bu şu an öğrendiğimiz ilk fonksiyondur.

Biraz daha detay için etkileşimli kabuğa(bundan sonra kısıca kabuk diyeceğiz),
>>>help(print)

Veya

>>>help>print  

yazarak print() fonksiyonu hakkında daha detayli bir bilgiye ulaşabiliriz.

help-print

Şöyle bir bilgi çıktı karşımıza. Şimdi tek tek inceleyelim.

Yukarda görmüş olduğunuz

⇒ sep=’ ’

adlı değişken print() fonksiyonu içine yazdığımız değerler arasına boşluk bırakıyor. Tabi biz istediğimiz karakteri bırakabiliriz ama tanımlı olarak bir boşluklu olarak var.

Sep1

Normalde boşluk olmaması lazım iki kelime arasında ama sep parametresi boşluk tanımlı olduğu için, kelimeler arasına oromatik boşluk atıyor. Aslında orijinal kod şu şekildedir:

sep2jpg

Diyelimki şöyle bir şey yazıyoruz:

sep3

Ama bunları bitişik yazmak istiyorken kendi kendine boşluk atıyor. O halde bundan kurtulmak için aynen şunu yapıyoruz:

sep4

Evet işte yapmak istediğimiz şey oldu.

Şimdi ise biraz değişikliler yapalım:

sep5

Gördüğünüz gibi değerler arasına istediğimiz karakteri yazdırabiliyoruz. Artık gerisi sizin hayal gücünüze kalmış.

Bir diğer parametre ise

⇒ end

Bu parametre her print() fonksiyonundan sonra imleci bir satir aşağı kaymaya programlanmıştır.

end1

Yukarda gösterildiği gibi aslında siz print() yazınca bu değerleri de bu şekilde seçmiş oluyorsunuz. İsterseniz –> end=’\t’ veya istediğiniz bir şekilde sonlandırabilirsiniz.

Diğer parametreler ise ⇒ file ve ⇒ flush. Ama biz bunları metin dosyalarını öğrendikten sonra göreceğiz.

Bu arada sep ve end’i kısa kısa anlatıp geçtik ama bunlar ile ilgili çeşitili deneme-yanılma yapmalısınız.

Print dışında istediğimiz karakterleri ekrana yazdırmanın bir başka yolu daha var. C ve java’dan farklı ve çok kolay olarak, yazmak istediğiniz metni veya harf-kelime-karakteri sadece tırnak işaretleri

Arasına alarak yazdırabilirsiniz.

end5

Konularımıza devam ediyoruz.

Peki diyelim ben ekrana bir kelime yazdım ama bunun sadece belli uzunlukta,örneğin 2.harften başlayarak ekrana yazdırmak istiyorum, veya sadece son harfini. Bunun için Python biz bir kolaylık sağlıyor. Tıpkı Matlab’daki matrisler gibi Pyhton’ da her karakter için 0’dan başlayıp karakter dizisinin uzunluğu kadar sayı atar.
indis10

Örneklerde görüldüğü üzere, herhangi bir karakter dizinin istediğimiz elemanına ulaşmak parantez içine elemanın kaçıncı sırada olduğunu girebilmemiz kadar kolay. Yalnız burada dikkat edilmesi gerekten, örnekten de görüldüğü üzere karakter dizisinin 1.elamanın ‘1’ den değil de ‘0’ indisten başlıyor olması. 0,1,2,3,4,… diye devam ediyor. Bir diğer kritik nokta ise tersten bakınca da  ‘-1’ den başlıyor olması. Yukarda 3.örnekte gösterildiği gibi. -1,-2,-3,-4,… diye en baştakine karaktere kadar numaralandırılabilir.

Kaçış Dizilerine de bakalım.

⇒ \  : Bu işaret ile karakter dizilerini tek tırnak-çift tırnak ve özel karakter kullanımı kullanma zorluğundan kurtulabilirsiniz.

kaçış1

Örnekten de görüldüğü üzere hemen kendisinden sonra gelen özel karakterini etkileşimli kabuğun bir komut olarak algılamasını engelliyor.

⇒ \n  : Bu ise en çok kullanılan kaçış dizisidir. Bir satır aşağı atlamayı sağlar.

alt-satır

⇒ \t : ( bu ise bir tab’lık boşluk bırakmaya yarar.)

⇒ r : Eğer bu kaçış dizisini
rindis

Şeklinde kullanırsanız, diğer tüm kaçış dizilerini görmezden gelecektir.

⇒ \x : Bu ise verilen bir onaltılık gösterimin asc2 karşılığını veriyor.
16lık

⇒ \a : Bunu söylemem kendiniz deneyip görün ama bilgisayarın sesinin açık olduğundan emin olun .

Bir iki tane daha var ama hepsini devletten beklemeyin, biraz da kendiniz bakın. Devlet bize baqir.

 

Şimdilik yazımıza bir son verelim. Önümüzdeki derste birkaç fonksiyon ve döngüler konusunu işlemeye çalışacağız. Hatta bir mesajı şifrelemeyi(encrypt) ve o şifreyi çözmeyi(decrypt) de deneyeceğiz. Onun dışında kendimize bir video internet sayfası oluşturmayı da deneyeceğiz.

Şimdilik hoşça kalın 🙂